Etiket: Film (Page 2 of 2)

Nobody-Hutch Mansell Dövmesine Dair İnceleme

“Nobody” filminde 7-2 poker dövmesinin özel bir anlamı vardır. Bu filmde, ana karakter Hutch Mansell’in sol bileğinde 7 ve 2 rakamlarının bulunduğu bir dövme görülüyor. Bu dövme, poker dünyasında “the worst hand” olarak bilinen “7 2 poker” eline atıfta bulunuyor. poker dünyasında en kötü el olarak kabul edilir, dolayısıyla bu dövme genellikle birinin zorlukları aşma, zor zamanlardan geçme ve zayıflıklarıyla yüzleşme anlamında kullanılır.

Filmin ana karakteri bu dövmeyi taşıyor çünkü geçmişindeki zorluklarla mücadele etti ve hayatında zor anlar yaşadı. Bu dövme, karakterin güçlü bir kişilik geliştirmesini ve yaşadığı zorlukları aşmasını simgeliyor.

Filmdeki sahnede ana karakterin bileğindeki dövme poker oyucusunun kartlarını elinde tutması gereken şekilde konumlandırılmış (kartları tutan kişi değil) poker oyuncusu kendi kartlarını tam tersi şeklinde  gösteriyor. Yani, eğer bu dövmeyi görürseniz elinizde bir 7-2 görürsünüz mümkün olan en kötü eli aldığınız anlamına gelir.

Hutch Mansell filmde dediği gibi, ” İnsanların kapılarının önünde görmek isteyeceği son kişi bendim.” 

Saygılarımla

İyi seyirler.

Nocturnal Animals

Filmin başında, ana karakterlerimizden biri olan Suzan’ı televizyon izlerken seyrediyoruz Televizyonda “Bugünlerde kendimizi azla yetinmeye alıştırdık” repliğinin tekrar tekrar  işitiyoruz. Suzan bu cümleden oldukça etkileniyor. Aslında, Suzan başarılı bir kadın ve imkânlarıyla yaşam şartları oldukça iyidir, bu yüzden “azla yetinmek” cümlesinden neden bu kadar etkilendiğini anlayamayabiliriz Suzan, televizyonu kapatıp içeri geçtiğinde, çalışanlarından biri ona kargonun geldiğini, Kargo paketinin içinden ” Nocturnal Animals” yani “gece hayvanları” isimli bir roman çıkıyor. Bu romanı Suzan’ın eski eşi Edward yazmıştır ve ona gönderdiği notta romanı Suzan’a hitap ettiğini belirtmiştir. Çünkü Suzan yıllardır uyku problemi çekmektedir ve beraber oldukları dönemde geceleri hiç uyuyamadığı için Edward ona “gece hayvanı” lakabını takmıştır. Roman yakında çıkacaktır,

Edward ilk olarak Suzan’ın okumasını istemiştir. Sizce bir roman ne kadar iyi olabilir? Eminim hepinizin sevdiği güzel romanlar vardır, Suzan, romanı incelerken içeriye eşi giriyor ve Suzan’a Edward’ın romanını gönderdiğinden bahsediyor. Eşi başta Edward’ı hatırlamıyor, Suzan “eski eşim” diye hatırlattığında “Görüşmeyeli 20 yıl olmuş mudur?” diye soruyor, Suzan da hemen “19” diye yanıt veriyor ve birkaç sene önce Edward’ı ama yüzüne kapattığını belirtiyor. Buraya dikkat edelim, eşi “20” diye yuvarlak bir rakam söylerken Suzan, ne kadar süredir görüşmediklerini ezbere biliyor, yani anlıyoruz ki Suzan ve Edward ayrılırken önemli şeyler yaşanmış ve Suzan yaşananları unutmamış. Konuşmanın devamında Suzan, önceki gün düzenlediği galeriye neden gelmediğini soruyor, eşi bahaneler sıralarken Suzan “15 dakika bile benim için yeterli olurdu” diyor. Böylece anlıyoruz ki eşi ilgisiz bir adam ve Suzan’ın evliliği sıkıntılı bir durumda. Suzan, tavrına rağmen çabalayarak evliliğini ayakta tutmaya çalışmaktadır, fakat tüm çabaları sonuçsuz kalıyor. Suzan, beraber vakit geçirme planları yaparken eşi bir iş gezisine gideceğini söylüyor. O günün gecesinde Suzan yine uyuyamamıştır, canı sıkıldığında gözlüğünü takar ve Edward’ın romanını okumaya başlar. Bu sahneden sonra filmin bazen de  günlük yaşamını göreceğiz, bazen de romanın içindeki hikayeyi takip edeceğiz, son olarak da gerektiği sahnelerde geçmişe gideceğiz, Romanın ilk sayfasında Suzan için yazdığını görüyoruz. Çünkü Suzan’ın Edward’ı terk etmesi bu romana ilham olmuştur. Edward, çektiği acıları romana yansıtmıştır. Romanın hikayesinde bir ailenin gece yolculuğuna çıktığını görüyoruz, filmde romanın ana karakteri Tony ve Suzan’ın eski eşi Edward’ı oynuyor. Tabii ki tesadüf değil, çünkü Edward romanı kendi hislerinden yola çıkarak yazmıştır. Çok güzel bir aile, keyifli bir yolculuk yapmayı planlarken işler kötüye gitmeye başlıyor. Yolda serserilerle dolu iki araç önlerini kesiyor, bu sahnede başlarına bela geleceği çok açık ve Tony’nin ailesini koruması gerekiyor. Serserilerden biri Tony’nin arabasının lastiğinin patlak olduğunu söylüyor, onlar için tamir edeceklerini söyleyip arabadan inmelerini istiyor. Tony ailesine arabadan inmelerini söylüyor, çünkü eşi ve kızına zarar vermemeleri için serserilerin söylediklerine itiraz etmemeye çalışmaktadır. Bu sahne beni her zaman çok etkiliyor, çünkü yaşananlar, eminim ki aramızdaki birçok kişinin en büyük korkusudur. Ana yolun ortasında, telefonun bile çekmediği bir yerdeydiler ve Tony’nin eşi ve kızını korumak için yapabileceği pek bir şey yoktu. Serseriler sayıca fazlalar ve silahlı olup olmadıkları da belli değildi. Kızını rahatsız ettiklerinde Tony onları uzaklaştırmaya çalışıyor, fakat iki kişi onu tutuyor. Ne olursa olsun, konu aile olduğunda insanın canı pahasına onları koruması gerekir. Fakat Tony zayıf ve mülayim bir karakter, yaşananları engel olamayınca serseriler kızını ve eşini arabaya bindirerek kaçırıyor. İşte bu detay çok önemli, çünkü roman daha ilk sayfalarında Suzan’ın canını acıtmaya başladı bile. Tesadüf mü? J Çünkü…Edward’ın amacı buydu Romanla ağır ağır acı vermeye başlıyor

İlerleyen sahnelerde bu etki daha da artacak. Suzan, romandaki olaylardan etkilenip eşini arıyor. O sırada eşi, bir kızla oteldedir ve Suzan’ı aldatmaktadır. Suzan, durumu fark edince içinde bulunduğu ruh hali giderek kötüleşmeye başlar. Roman’da yaşananları da aklından bir türlü atamadığı için okumaya devam eder. Ailesi kaçırıldıktan sonra, serserilerden biri Tony ile beraber boş arabaya biner, Tony’e gideceği yolu tarif ederek sürmesini ister. Sonrasında da ıssız bir yerde Toniği bırakarak kaçar. Tony çaresiz bir halde hem ailesini kaybetmiş, hem de onlara ulaşamayacak kadar uzak bir mesafededir. Sabaha kadar yürür ve karakola ulaşır. Olanları polise anlattıktan bir sonraki gün, Tony dava için yönlendirilen Dedektif Babil ile tanışır. Bobby ile beraber çevreyi araştırdıklarında, Tony’nin eşi ve kızını öldürülmüş ve kıyafetsiz bir şekilde bulurlar. Tony çok büyük bir acı içerisindedir, fakat utancı, acısının bile önüne geçmiştir. Ailesini koruyamadığı için kendinden tiksinmektedir. Sahneyi okuyan Suzan da oldukça kötü hisseder. Roman, ona ciddi şekilde zarar vermeye başlamıştır. Suzan, bu sefer endişe içinde kızını arar. O sırada kızı, erkek arkadaşıyla uzanmaktadır. Dikkat ederseniz, sahnede kızın duruşu, romanda Tony’nin ölen kızı ve eşine benzemektedir. Tabii ki, bu sahnede bilerek tasarlanmış bir benzerlik. Suzan’ın eşi ve kızına ne kadar uzak olduğunu simgeliyor. Ailesi belki öyle değil, ama Suzan’ın hayatı için ölüden farksızlar. O sırada, Suzun Edward ile eski bir hatırasını düşünmeye başlar. Böylece biz de geçmişlerine öğrenmeye başlıyoruz. Edward ile aynı okula gitmişlerdir, fakat sonradan yolları ayrılmıştır. Bir gün sokakta tesadüfen karşılaşıp sohbet etmeye karar vermişlerdir. Yemeğe çıktıkları zaman, Edward’ın ilk aşık olduğu kız olduğunu söyler. Edward, çok kibar, centilmen ve romantik biridir. Suzan, onu yıllar sonra tekrar gördüğü için mutludur. Çünkü geçmişte, o da Edward’dan hoşlanmaktadır. Birbirlerini yıllar sonra bulunca, beraber olmaya karar verirler ve ilişkileri başlar. Bu güzel anıyı hatırlamak, onu hüzünlendirir. İçinde bulunduğu hayat ve evliliğinden mutsuzdur. Edward’ı hatırladıkça daha da üzülür. Bu yüzden, Edward’dan bir hediye olan romanı okumaya devam eder. Fakat, bildiğiniz gibi, bu hediye pek neşeli sayılmaz. Eşi ve kızı öldürülen Tony için artık hayatta tek bir amaç kalmıştır: ailesini öldürenleri bulmak. Dedektif Baby, ona bu süreçte yardım eder. Toniği, ıssız yere bırakıp kaçan Lu isimli serseriyi bulur ve sorgular. Tony’nin hikayesine üzülür ve kendilerini bu davaya adamıştır. Suçlulara karşı da oldukça serttir. Doğuyu konuşturarak, diğer suçluları yakalamayı amaçlar.

Suzan, Edward’ın üzüldüğünü gördüğünde ona teselli etmeye çalışır. “Sen harika birisin, hassas ve romantiksin,” der. Ancak Edward, Suzan’ın sözünü keserek “Zayıfım,” der. Çünkü Suzan, ona duygusal biri olduğu için defalarca haksız yere “zayıf” olduğunu hissettirmiştir. Romanda “zayıf” hissetmeyi bu kadar vurgulamasının sebebi de budur. Suzan, ona zayıf demek istemediğini belirtince, Edward çok kilit bir soru sorar: “Beni seviyor musun, Suzan?” Yılgın bir şekilde “Seviyorum,” der. Edward, Suzan’ın sevgisini kabul eder, ancak daha sonra Suzan’ı terk eder.

Bir başka sahnede, Suzan okulda başka biri ile tanışır. Diğer kişi Edward’dan daha yakışıklı, daha girişken ve daha varlıklı biridir. Bu yüzden Suzan, Edward’ı terk eder ve yeni bir ilişki yaşamaya başlar. Ancak Suzan, henüz başına geleceklerin farkında değildir.

Peki, bunlar Edward’ın bir intikam romanı yazması için yeterli mi? Aslında yeterli, ancak Suzan’ın yaptıkları bununla sınırlı değildir. Suzan hamiledir ve kürtaj yaptırarak Edward’ın bebeğini öldürür. Daha sonra, yeni erkek arkadaşının kollarında teselli bulmaya çalışır. Ancak bu yaptıklarından erkek arkadaşının haberi yoktur.

Bu sırada Edward, her şeyi öğrenmiştir ve yağmur altında acı içinde onları izler. Roman boyunca, Suzan’ın yaşadığı her acı, onun Edward’a yaptığı haksızlıkların bir yansımasıdır. Edward, Suzan’ın yaptıklarını hatırlatmak ve ona acı çektirmek için romanı yazmıştır.

Suzan, romandaki ölen eşin kendisini temsil ettiği şeyi anlar. Çünkü gerçek hayatta, Suzan’ın yaptıkları ölen eşin ölümüne benzer. Suzan, Edward’ı terk ettiği için ona göre ölüden farksızdır.

Babi karakteri, Edward’ın intikamını daha fazla umursar. Çünkü romandaki Babi karakteri, Edward’ın erkeklik gururunu temsil eder. Edward, Suzan tarafından ihanete uğradığı için gururu incinmiştir. filmdeki detaylar ve karakterlerin ilişkileri, Edward’ın intikamını ve Suzan’ın yaşadığı acıyı anlatır. Sonunda, Suzan Edward’la buluşmak istediğini söyler, ancak Edward gelmez. Suzan, yaşadığı acıların ve yaptıklarının bedelini öder. Suzan’ın yaşadığı acılar ve Edward ile olan ilişkisi daha da derinleşiyor. Romanın açılış sahnesinde Suzan’ın elini kesmesi, hikayenin başından itibaren Suzan’ın hayatında bir tür acı ve huzursuzluk olduğunu gösteriyor. Televizyonda duyduğu cümle, Suzan’ın hayatındaki boşluğu ve yalnızlığı vurguluyor. Sahip olduğu her şeye rağmen, içindeki boşluğu dolduramıyor ve mutsuz bir hayat yaşıyor.

Suzan, Edward’a bir mail atarak onunla görüşmek istediğini söylüyor. Ancak buluştukları restoranda Edward gelmez. Bu, Suzan’ın Edward’a duyduğu özlemi ve onunla olan ilişkisini tamir etmek isteğini gösteriyor. Ancak Edward’ın gelmemesi, Suzan’ın daha da büyük bir acı yaşamasına neden oluyor doktorun söylediği sözler, insan ilişkilerindeki önemi vurguluyor. Para, güç ve statü gibi dışsal değerler aslında önemsizdir; önemli olan, kalbinizin duygusal olarak tatmin olmasıdır. Suzan’ın yaşadığı acılar, onun kalbinin kırılmasını simgeliyor ve bu kırılma, onun ömrü boyunca acı çekmesine neden oluyor. Edward’ın konuşması da, Suzan’ın yaşayacağı acıları özetler nitelikte; ancak Suzan bunu anlayamıyor ve hatalı ilişkilerinde aynı hataları tekrar ediyor.

Hayattaki en önemli değerleri hatırlatır para, güç, statü, kariyer bunlar sadece bir araçtır insan ilişkilerinde önemli olan sizin için atan bir kalptir eğer o kalbi bile bile kırarsanız Tıpkı filmin protagonis gibi Ömrünüz boyunca acı çekmeyi hak etmişsinizdir.

The Thirteenth Floor Filmi Üzerine

Simülasyonun içinde yaşıyor olabilir miyiz?

insanlık tarihinin en büyük merakını gerçekliğin ne olduğunu 13 kat filminin felsefesini idrak etmeye ve etrafınızdaki her şeyi irdelemeye başlayacağız

Film, Descartes ünlü sözüyle başlıyor I Think There Form I’m

Bu cümlenin Aslında nasıl ortaya çıktığını biliyor musunuz?

Descartes sorular sormaktır varlığını anlamak için ve İnsanda akıl ve nutk vardır Emin olamam ve rüya ve hayal görüyor olabilirim ve muzip bir şeytan benimle oyun oynuyor olabilir kuşku duymayacağım tek şey bir şey düşünüyor olmam Rüya gördüğümü benimle alay edildiğini ya da bir bedenimin olmadığını düşünsem bile bu böyle işte buldum Düşünüyorum öyleyse varım İslam dünyasında ise insana hayvan-ı nâtık, yani düşünen mahlûk demeleri ve İnsan da biyolojik olarak hayvanlar gibi bir varlıktır. Ama onlardan en büyük farkı, insanın bedeni yanında ruhu bulunması, düşünebilmesi, bütün hadiseleri aklı ile muhakeme edebilmesi, aklı ile karar vermesi ve bu kararı icra edebilmesi, iyilik ve fenalığı ayırabilmesi, hata işlediğini anlayabilmesi ve bunun için pişmanlık duyması ve benzeri gibi üstünlükleridir.Yani büyük bir benzetim içinde yaşadığımızı farz edersek bizi bu sahte evrenden ayıran şey düşünmek olmalıydı şimdi filmimizin hikâyesine geçiyoruz uzun bir yolculuktan sonra geri döndüğümüzde Descartes daha düşüneceğiz filmimizin Ana karakterlerinden Hannon Fuller bir bilim insanıdır kurduğu şirketin 13 katında mantık sınırlarımızı zorlayabilecek bir çalışma tasarlıyor uzun yıllardır devam eden Bu çalışmanın amacı Tıpkı yaşadığımız dünyaya benzer bir benzetim oluşturmak bildiğimiz sanal gerçeklik teknolojisiFakat bu benzetim bildiklerimizden ayıran çok bir detay var benzetimi bizim gibi gözlükten seyretmiyor gerçekten bazı insanlar bu dünyayı seyretmeye gelmiş J neyse, Bir makinenin içerisinde uykuya dalarak gözlerini simülasyonun içinde açıyorlar Yanlış duymadınız 2 saat boyunca kendi yarattıkları yapay dünyada yaşayabiliyorlar 2 saat çünkü gerçeklik algısını kaybetmemek için   Hannon korkunç bir gerçeği keşfetmişti ve bildiklerini hiç kimseye anlatamazdı onun için kendince akıllıca sayılabilecek bir plan yaptı Douglas adlı arkadaşına bir mektup bıraktı yalnız mektubu simülasyonun içine girerek bir bar görevlisine emanet etti sisteme sadece kendisi ve arkadaşı girebilecekti Ana karakterimiz her şeyi gizlilikle yürüttüğünü fakat korktuğu kabusun onu bulması uzun sürmedi sokakta defalarca bıçaklanarak öldürüldü korktuğu kişiler onun tahmin ettiğinden daha güçlüydü ve sonunu getirmeleri kolay olmuştu Douglas haberi öğrendiğinde oldukça şaşırıyor Çünkü çevrelerinde hanan sevmeyen kimse yoktu yıllarca beraber çalıştığı patronunun her şeyden önce dostunun başına gelenleri bir türlü anlam veremiyor davayı araştıran Dedektif Mc  onun üzüntülü halini gördüğünde sigara uzatıyor Douglas da kullanmadığını söyleyip kibarca reddediyor böyle sıradan bir ayrıntıyı neden belirtme gereği duydum ileride yazacağımmm gizemli ölümün peşine düşen Dedektif Mc, Douglas la beraber Hannah’ın şirketine gidiyor ona sorular sorarak yaptıkları işi anlamaya çalışıyor fakat Douglas kaçamak cevaplar veriyor şirketin iç işleri bu kadar iyi korunurken Hannah’ın henüz kimsenin bilmediği sırrının öğrenilmesi göründüğünden daha şüpheli Üstelik enteresan olaylar burada bitmiyor şirkete daha önce douglas’ın bile görmediği inanılmaz güzel bir kadın geliyor isminin Jam fuller olduğunu öğrenince Hanon Fuller’in kızı olduğunu anlıyoruz babasının ölüm haberini alınca yurt dışından gelmiştir Douglas o güne kadar hannah’ın bir kızı olduğunu bilmiyordu fakat içinde anlam veremediği bir his var Jane daha önce gördüğünü Hatta tanıştığını düşünüyor bir mantığa oturtamıyor Eğer sistemi kapatmak isteseydi onu anlatırdı diye düşünüyor bu noktada janeen ürkütücü bir cümle duyuyoruz sana benden bile bahsetmemiş bu cümleyi duyan Douglas kendinden emin olmayı sonunda bırakıyor dostunun ona Söylemediği Sırların peşine düşer ve aramak için simülasyonun içine girmeye karar veriyor makinenin içinde uykuya dalmadan önce ondan çok vurucu bir cümle duyuyoruz artık neyin gerçek olduğunu bilmiyorum bu replik birçok gerçeliği sorgulayan filmde geçmektedir. hayatını bir simülasyon geliştirmeye adadığı için artık tek bir gerçekliğe inanmıyor filmleri diğer gerçeklik algısını sorgulayan filmlerde olduğu gibi izleyenler gerçeklik şüphesi insanın aklına bir kez girdiğinde artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz aynı zehir Douglas’ın da zihninde dolaşmaya başlamıştır ve artık geri dönüş yoktur simülasyonun içerisinegirdiğinde durum daha da karmaşık hale geliyor Çünkü her şey sandığından daha görkemlidir çalışırken bir bilgisayar oyunu gibi görünen bu simülasyon içerisine girdiğinde onun gerçekliği haline gelmiştir Bu durum oldukça ürkütücü fakat ilerleyen sahnelerde çok daha enteresan bir durumla karşılaşıyoruz Filmin başında hannanin mektubunu barda çalışan görevliye verdiğini hatırlatırım fakat Douglas onun yanına geldiğinde bir mesaj ya da not bırakılmadığı söylüyor bu oldukça gerilim dolu bir sahne Douglas gerçeği bilmediği için başına bir şey gelebilir mi diye sürekli endişeleniyor douglas’ın nefes ritminin bozulması ve başının dönmesiyle tansiyon iyice artıyor barmen içeceğine zehir falan koymuş olabilir mi diye düşünüyorsanız pek öyle değil simülasyonun içine girdiği süre iki saate yaklaştığı için vücudu problem çıkarmaya başlıyor fakat problem çıkaran tek şey simülasyon değil gerçek hayata döndüğünde Polisler onu gözaltına alıyor hanonun cinayetten hemen önce Douglas la iletişim kurmaya çalıştığını biliyoruz Hatta katil onu bulduğunda douglas’ı sessi mesaj bırakmaya çalışıyordu polisler bu şüpheli durumun üzerine bir teori inşa etmişler hannon simülasyon çalışmalarını durdurmak istediğinde douglas’ın buna karşı çıkıp patronunu öldürdüğünü düşünüyorlar ayakları tam olarak yere basmayan bir senaryo fakat asıl tutarsızlık başka bir yerde tutuklanan douglas’ı birçok sahnede sigara içerken görüyoruz hatırlarsanız Filmin başında sigaraya karşı oldukça net bir tavır göstermiş ve kullanmadığını söylemişti üzüntüden başlamıştır belki diye düşünüyorsanız ilk kez sigara içen biri bu kadar rahat olamaz ben hayatı boyunca sigara içmemiş biri olarak dumanından bile inanılmaz rahatsız olurum Üstelik Douglas o dumanı ciğerlerine çekiyor mutlaka birkaç kez öksür sürmeli ve zorlanmalıydı Yani daha önce de söylediğim gibi sigara meselesi öylesine koyulmuş bir ayrıntı değil sebebini filmin sonunda karakterimizi hapisten kurtaran kişi Jane oluyor beraber yemeğe çıktıklarında Douglas içinden atamadığı o güçlü hissin etkisine kapılıyor jane’in gözlerine bakarken Aynı cümleyi yine tekrar ediyor neden daha önce tanıştığımız hissediyorum  Jane douglas’ı çok önemli bir cevap veriyor Belki de tanıştık başka bir hayatımızda masadan kalkıp dans etmeye başladıklarında bu Metafor üstüne konuşmaya devam ediyorlar dans etmeyi bilmeyen birine göre iyisin belki öğrenmişimdir başka bir hayatımızda bu akıllıca cevaptan sonra douglas’ın hislerinin karşılıklı olduğunu anlıyoruz Jane önceden tanışmış gibi hissetmenin ilk görüşte aşkı simgeleyen bir Dejavu olduğunu söylüyor Bu çok güzel bir düşünce insanlık var olduğundan beri Dejavu hissinden yoğun bir şekilde etkilenmiştir İçinde bulunduğumuz anın daha önceden yaşanmış bir hatıranın tekrarı olması Fikri kulağa delice geliyor mistik tarafını daha sonra detaylı şekilde konuşuruz önce bilimsel bir bakışla inceleyelim Dejavu meselesine kafa yoran tek kişi Jane ya da Douglas değil Elbette psikoloji biliminin önemli temsilcilerinden Sigmund Freud günlük yaşamın Psikopatolojisi eserinde oldukça güzel bir açıklama yapmıştı Dejavu duygusu bilinçaltındaki bir hayalin hatırlanmasıdır Herkesin kendi deneyimlerinden bildiği üzere bilinçli Hayaller olduğu gibi bilinçaltı hayalleri de vardır Rüya ile izah edilir. Beynimiz gördüğümüz birçok şeyi kaydeder bazıları bilinç düzeyinde kaldığı gibi Bazıları da bilinç altına depolanır yanidaha önceden gördüğünüz duyduğunuz veya hayal edip unuttuğunuz şeyler yok olmuyor sizinle beraber yaşamaya devam ediyor öte yandan daha önce benzer bir deneyim yaşadıysanız o an yaşadığınız olay size Dejavu hissi verebilir Yani bu kavramın yanılma payı ve gerekçeleri oldukça fazla yine de insan her zaman Gerçeküstü şeylerin peşinde koşar içinde yaşadığı ve zaman zaman sıkıldığı hayatın Aslında daha heyecan verici olabileceğini düşünmek ister bu yüzden mistik şeylere inanmaya oldukça Müsait bir canlıyız bahsettiğim mistik inanışlarda biri de 13 sayısı ile ilgili bildiğiniz gibi birçok kültürde İnsanlar 13 sayısının uğursuzluk getirdiğine inanırlar bu korku öylesine büyüktür ki bazı otellerde veya yüksek binalarda 13 katın olmadığını görüyoruz bazı de 13 kat yapılsa bile bu kata farklı bir sayı ya da isim vermişler kulağa komik gelebilir batıl inançlar bildiklerimizin ötesine geçmeye çalışan bu ürkütücü çalışmanın Başımıza bir uğursuzluk ya da daha rasyonel bir ifadeyle bela getirmesi muhtemel fuller’in öldürülmesi bu sıkıntıların sadece başlangıcıydı dile olay yeni bir gerçeklik tasarlanmıştı ve bunun sonuçları büyük olacaktı Douglas hapisten kurtuldu fakat üzerindeki şüpheler hala devam ediyor Bu yüzden ipuçları Aramaya devam etmek için bir kez daha simülasyonun içerisine giriyor.

Bu sefer daha planlı hareket ediyor ve patronunun simülasyonun içindeki yansımasını buluyor Bu karakter Han’ın bilincinin taranması ile oluşturulduğu için aynı zamanda onun bilinçaltından izler taşıdığını söyleyebiliriz Douglas onu biraz zorladığında mektubu barmane bıraktığını öğreniyor ve bu iki karakter arasındaki gerilim bir kez daha yükseliyor Ashton isimli Barman douglas’ı bir silah doğrultuyor mektubu okuduğunu ve her şeyi bildiğini söylüyor Evet her şeyi belki simülasyonun ne olduğunu bilimsel olarak anlayamıyor fakat yaşadığı dünyanın koca bir yalandan ibaret olduğunun farkında mektupta yazanları tek tek yaptığını anlatıyor arabaya binip gitmeyi hiç düşünmediği bir yere sürdüğünü önüne çıkan tabelaları ve barikatları yıkıp ne olursa olsun durmadığını söylüyor vardığı noktada da onu dehşete düşüren bir gerçekle karşılaşmıştı gerçekliği sadece bir illüzyondan ibaretti Çünkü simülasyonun bazı sınırları var henüz tüm haritanın kodlarını yazmamışlar ve dünya bir noktada sona eriyor Ashton hannon ve douglas’ı oldukça Öfkeli fakat douglas’ın hissettiği tek şey şaşkınlık Çünkü mektup Aslında ona yazılmıştı ve yazanlara anlam veremiyordu patronun neden ona simülasyonun sınırlarını anlatsın ki zaten sistemi tasarlayan kişilerden biri ve her evresinde oradaydı işte hikayenin bu noktası dehşete düş gereken kısım Çünkü hannon simülasyondan değil gerçek dünyadan bahsediyordu Daha doğrusu gerçek sandıkları dünyadan filmin Başından beri gerçek zannettiğimiz dünya Aslında Onların yaptığı gibi tasarlanmış bir simülasyondan ibaret Douglas Güç bela 13 katta uyandığında Ashton la yaptığı konuşmanın etkisinden çıkamıyor sadece birer koddan ibaret gördüğü ve kendi tasarladığı insanların Aslında pek farkının olmadığını anlıyor çünkü aynı şekilde birileri de onları tasarlamıştır aklına saplanıp kalan bu şüpheye daha fazla katlanamıyor arabasına binip yaptıklarını tekrar ediyor gitmeyi hiç düşünmediği bir yere sürüyor karşısına çıkan tabelaları ve barikatları ezip geçiyor kendi dünyasının da sonu olduğunu her şeyin bir yazılımdan ibaret olduğunu gözleriyle görüyor Bunun ne kadar zor bir şey olduğunu hayal edin yaşadığınız tüm hatıraların hissettiğiniz tüm duyguların bir yalandan ibaret olduğunu hissedersiniz Çünkü sıır ve birlerden oluşan kodlardan fazlası değilsiniz ya bizim hayatım da bir simülasyona diye düşündüysen bunu anlamanız pek mümkün değil Çünkü Ashton ya da Douglas gibi yazılımın sonuna araba süremezsin bırakın arabayı ulaşabileceğiniz en yüksek hıza Yani ışık hızına ulaşsın bile varoluşun sonuna gidemezsiniz Çünkü bildiğiniz gibi evrenimiz sürekli genişliyor Üstelik Işık hızından daha süratli şekilde hevesinizi kırdığım için üzgünüm Bu deneyi belki yapamıyoruz fakat yine de gerçekliği sorgulayamaz oldukça karışık bir konu bu yüzden dikkatinizi tamamen toplamalı ve bana odaklanmalı sınız bildiğiniz gibi sinema gerçekliğin yeniden üretilmesidir bir film tasarlarken bizim halihazırda yaşadığımız hayata alternatif bir dünya kurarız izlerken de iki saatliğine kendi dünyamızı bırakıp filmlerin içinde yaşarız şimdi sizleri sinema tarihinin başına götürüyorum bilinen ilk film olan trenin gara girişini hiç duymuş muydunuz filmin süresi tahmin edebileceğiniz gibi bir dakika civarı zaten o zamanki imkanlarla Ancak bu kadarı yap yapılabiliyordu trenin istasyona yaklaşmasını gösteren basit bir konusu var fakat meseleyi ilginç hale getiren şey bu film sinemada gösterildiğinde insanların verdiği tepkileri daha önce fotoğraftan ve resimden başka bir şey görmeyen halk trenin hareket ettiğini görünce Panikleme başlamamıştı gerçekten trenin onları ezeceği düşündüler ve korkuyla etrafa kaçıştılar bunun ne kadar önemli bir mesele olduğunu size şöyle açıklayayım o günlerde insanlık fotoğrafların veya resimlerin hareket edebileceğini hayal bile edememiş Onlara göre trenin hareket etmesi gerçeğe dönüşmesi demekti ve tehlikede olduklarını hissettiler gerçekliğin ne kadar öznel bir şey olduğunun farkında mısınız Bizler gerçekliği gördüklerimize göre algılıyoruz Peki ne gördüğümüzden tam olarak emin miyiz platonun idealar dünyasını bilirsiniz Hayatta Her nesnenin zihnimizin içerisinde bir yansıması olduğunu anlatır Örneğin bir çiçek hayal edin gördüğümüz dokunabildiğimiz ve koklayabilir içerisinde bir İmge oluşturur onu gerçekte var olduğu haliyle değil Aklımızın içindeki imgeyle algılarız Tıpkı sinemadaki insanların treni filmdeki haliyle değil akıllarında oluşturdukları tren imgesine göre değerlendirmesi gibi Dolayısıyla bildiklerimiz sadece zihnimizdeki bir yansımadan ibaret daha anlaşılır olması için meseleye biyoloji tarafından bakalım gözler gerçeği yansıtan bir vasıta değil duyular da gerçeği aktaran

araçlar değil biz topladığımız verileri beynimizde anlamlı bir görüntüye sese ya da hisse dönüştürüyoruz Her şey bu kadar öznel bize Şüphesiz bir gerçeklik gibi gelmesi toplum etkisinden kaynaklanıyor Çünkü Bir portakalı herkes turuncu görüyor Ve onun turuncu olduğuna kesinlikle Emin oluyoruz fakat bazı istisnaları gördüğümüzde zihnimizdeki

gerçeklikle ilgili bazı şüpheler oluşuyor Bu sefer çok uzağa gitmeye gerek yok meşhur elbise fotoğrafınıhatırlarsınız bazıları bu kıyafeti mavi siyah görürken bazıları da beyaz ve altın sarısı görüyordu aylarca gündemden düşmemişti ve herkes kendi gördüğü dışındaki seçeneği edemiyorlardı İşte insan doğasına dair güzel bir örnek algılarımı bildiklerimize ve inandıklarım ufak bir Kıyafet konusunda bile o kadar bağlıyız ki evrenin kendisiyle ilgili bildiklerimizi gözden geçirmeyi çoğu zaman hayal bile edemiyoruz Douglas da çok benzer bir durumda O bir simülasyon tasarımcısı ve bu konuda en çok bilgisi olan insanlardan biri fakat kendi yaşadığı dünyanın da bir simülasyon olabileceğini Hayal dahi edememişti Çünkü hayatını düşünmeden gerçek kabul etmişti öznel gerçekliğine o kadar inanmıştı ki sorgulamaya gerek bile

duymamıştı hakikatin farkına vardığında jayle buluşuyorlar Çünkü birdenbire ortaya çıkan Jane karakteri Aslında douglas’ın yaşadığı dünyanın tasarımcılarından biri zaten asıl tasarımcı da onun eşi David fark ettiyseniz birine benziyor Douglas jane’in eşinin görüntüsü ve bilinci taranarak tasarlanmıştı Tıpkı douglas’ın kendisinden yola çıkarak oluşturduğu Ferguson isimli karakter gibi Nasıl ki Douglas simülasyonun içine girdiğinde

Ferguson’un yerine geç a David De douglas’ın yerine geçiyordu film bize bu gerçekle ilgili bir sürü ipucu vermişti Aslında Filmin başında özellikle altını çizdiğim sigara sahneleri gibi Douglas sigara kullanmadığını özellikle belirtmesine rağmen bazı sahnelerde elinde sigarayla izliyorduk Bu da david’in douglas’ın vücudunu ve bilincini birçok kez ele geçirdiğini gösteriyor hatırlarsanız polis fulleri bıçaklayan kişinin Douglas olduğundan şüpheleniyorsak oluşturdukları gerekçeler tutarsız ve manasızdı bunun sebebi Cinayeti işleyen kişinin Douglas değil David olması Peki neden böyle bir şey yaptı diye düşünüyorsanız cevap çok açık fuller kendi yaşadıkları dünyanın da bir simülasyon olduğunu fark etmişti bu durum simülasyonun dengesini bozabilecek kadar önemliydi David bu şüphenin diğer insanlara da bulaşmaması için fuller öldürdü ve tehlikeyi ortadan kaldırdı ya da en azından öyle sanıyordu fuller’in ölmeden önce bıraktığı mektup douglas’ın şüphelenmesi ve gerçeği anlamasına sebep oldu bu bir tesadüf

değil arkadaşlar Çünkü karakterimiz david’in karakter profilinin bir yansıması Yani douglas’ı onun bilinçaltı gibi düşünebilirsiniz david’in bildiği her şeyi zihninin derinliklerinde o da biliyor zaten Tıpkı David gibi simülasyon tasarlaması da bu yüzden binlerce meslek varken yeni bir gerçeklik yaratmayı seçiyor kendini gerçekleştiren Kehanet gibi yaratıcısının bir benzerine dönüşüyor farklı oldukları noktalar yok mu derseniz Elbette var David simülasyonu oluşturduktan sonra kendini tanrı gibi hissetmeye başlamamıştı insanların

hayatlarına müdahale etmekten keyif alıyordu bu gücü iradeli şekilde kullanamadı zamanla acımasız ve kötü birine dönüştü Jane Eşinin bu değişiminden rahatsızdı tanıdığı adamdan Geriye hiçbir şey kalmamıştı simülasyon oluşturulduğundan beri douglas’ı izliyordu ve ona eşinin iyi kalpli olduğu zamanları hatırlatıyordu Bu yüzden douglas’ı aşık olmayı engelleyemedi simülasyonun içerisine girdi ve her fırsatta onunla zaman geçirmeye çalıştı Dougles hakikati öğrendikten sonra karşı karşıya geldiklerinde oldukça dokunaklı bir cümleyle karşılaşıyoruz beni nasıl sevebilirsin Ben gerçek bile değilim Bir Hayale Aşık olamazsın sen bildiğim her şeyden daha gerçeksin filme rasyonel bir gözle bakmak gerek unutmayalım.

devamı gelecek

Arrival-Kalplerinizin derinliklerinde sakladığınız sırları keşfetmelisiniz.

Kalplerinizin derinliklerinde sakladığınız sırları keşfetmelisiniz.

Bu dünyaya neden geldiniz? Arrival yani “Geliş” filminin görünüşte cevabını aradığınız soru  Neden ? Uzaylılar. “Arrival” Ama onu diğerlerinden ayıran en önemli özelliği sorduğu sorulara yüzeysel cevapların olmaması Dünya’nın 12 farklı bölgesine UFO’lar yani tanımlanamayan uçan nesneler inmiştir. Dolayısıyla da bu durum dünyanın pek çok yerinde paniğe yol açmıştır hikâyenin kahramanı Dr. Louis. Kendisi dünyanın önde gelen dilbilimcilerinden biridir. Evinize dilini bilmediğiniz misafirler gelince doğal olarak bir tercümana ihtiyaç duyarsınız. İşte filmimizde insan dışındaki bu akıllı canlı türüyle iletişim kurma görevi Dr. Louis’in de dâhil olduğu bir grup bilim insanına verilir. Bu bilim insanları uzaylıların dilini çözüp onlara herkesin merak ettiği o önemli soruyu sormaya çalışacaktır: “Bu dünyaya neden geldiniz?” Uzay gemileri 15 Eunomia adında bir asteroidden esinlenilmiş. “Babil Kulesi” Bu kule dünyadaki yüzlerce dilin kökenini açıklamak amacıyla kullanılır. Bu filmdeki en önemli temalardan biri de dil. Uzaylıların dilini çözmeye çalışıyoruz. Hatta önce “silah” zannettiğimiz şeyin sonradan aslında bizatihi “dil”in kendisi olduğunu anlıyoruz. Çok anlamlı bir yanlış anlama. Dil dünyanın en güçlü silahtır anlatmak istedikleri asıl şeyse zamanın lineer olmadığı. Bir geçmişimiz vardır. Geçmiş, bildiklerimizdir birde geleceğe doğru ilerleriz. Gelecek bizim için bilinmeyendir. Hatta zamanın simetrik olmayan, tek yönlü bu lineer yapısına 1928 yılında yazdığı “The Nature of the Physical World – Fiziksel Dünyanın Doğası” kitabında astronom Arthur Eddington “zamanın oku” adını vermiştir. Bu konsept daha sonra zamanın termodinamik oku, kozmolojik oku, radyasyon oku, nedensellik oku, parçacık fiziği oku, kuantum oku, oku, oku, oku ve nihayet psikolojik ya da algısal oku olarak genişletilmiştir. Zihnimizde bilinenden bilinmeyene doğru yönelmiş algısal bir zaman oku var.Bizler zamanın gözlemcileriyiz. Yaptığımız gözlemlerle, düşünme biçimimizle içinde yaşadığımız toplumun, onun kültürel kodlarının ve dolayısıyla konuştuğumuz dilin yakından bir ilgisi var. Evet konuştuğumuz dille zamanın bir ilişkisi var  Gelecek sizce önümüz de mi arkamız mı? Peki ya geçmiş? Şarkılarımıza bile geçmiş: “gelecek günler sonsuz önümüzde.” Oysa And dağlarında yaşayan Aymara insanlarının dilinde bunun tam tersi. Onlar geçmişi “önde” geleceğiyse “arkada” algılıyor. Çince’de “yarından sonraki gün” için kullanılan “gün arkası” anlamına da geliyor. “Dünden önceki gün” için kullanılan “ön gün” olarak ifade edilir. Hintçe’de ise Hem dün hem de yarın için aynı kelime kullanılıyor “kal”. kelimenin anlamı şu andan bir gün uzakta demek. İster geleceğe doğru, ister geçmişe. Yani zamanı nasıl algıladığımızı öğrendiğimiz ve kullandığımız dil doğrudan etkiliyor. Arrival filmindeki uzaylılar da hiç şüphesiz farklı bir kültürel ortamda yetişmişler. Dolayısıyla konuştukları dil ve kullandıkları alfabe de buna göre oluşmuş. Dilin tasarımı dikkatinizi çekti mi? Tümüyle dairesel. Japon kaligrafisindeki “enso”ya benziyor ki o şekil de aydınlanmayı, evrenselliği sembolize eder.

Sâmi/Arab yazısı, dünyanın en eski yazısıdır ilk kez Hazret-i İsmail’in kullandığı rivayet edilir. Hiyeroglif ve çivi yazısı dışındaki bütün yazıların menşei, bu alfabeye dayanır.Filmde ise Logo gramlarla yazıyorlar. Alfabe ve hece yazısı olan bizim fonograflarımızın aksine herhangi bir sesi veya heceyi değil doğrudan bir ifadeyi anlatıyorlar uzaylıların kullandığı bu logo gramlar zamansız. Tıpkı uzaylıların gemileri ve vücutları gibi yazılı dillerinin de ne başı ne de sonu tam olarak belli değil. Biz başımıza gelenleri yazınca buna tarih diyoruz ya bunlar hem başımıza gelenleri hem de gelecekleri yazabiliyorlar. Linguistler buna non-lineer ortografi diyor.  “Bellek tuhaf bir şey. Hiç düşündüğüm gibi işlemiyor.” Zamanla çok bağımlıyız. Onun düzeniyle. Daha bu ilk cümleleri işitip görüntüleri görmeye başladığımız anda uygulamalı olarak bir tuzağa yakalanıyoruz. Eğer iki görüntü arka arkaya gösterilirse öncekini doğal olarak geçmişte yaşanmış gibi algılıyoruz filmlerde geçmişi hatırlama yani flash back sahneleri vardır ya. Bu filmdeki o sahnelerde ana karakter geleceği hatırlıyor. Çünkü uzaylıların getirdiği mesajı, dili ilk çözen kişi o. Bunu çözdükten sonra yaşadığı aydınlanma sonucunda artık gelecek de geçmiş de onun için, bizler için lineer zaman dimağımıza kazınmıştır.Sapir-Whorf hipotezinden de bahsedilmektedir. Sapir-Whorf hipotezi, dilin düşünceyi nasıl etkilediğini ve algıyı nasıl şekillendirdiğini iddia eden bir dilbilim hipotezidir. Bu hipoteze göre, bir kişinin kullandığı dil, düşünme tarzını, algısal dünyasını ve kültürel bakış açısını belirler ya da etkiler. Sapir-Whorf hipotezi, iki dilbilimci ve antropolog olan Edward Sapir ve Benjamin Lee Whorf’un çalışmalarına dayanmaktadır. Sapir ve Whorf, dilin insanların düşünme süreçlerini ve kültürel algılarını nasıl şekillendirdiğini incelediler ve bu konuda çeşitli önermelerde bulundular. İlk olarak Sapir, dilin insan düşüncesini şekillendirmedeki önemine dikkat çekti ve dilin kültürel bağlamdaki rolü üzerinde odaklandı. Whorf ise, dilin düşünce ve algı üzerindeki etkilerini daha da derinlemesine inceledi ve dilin yapısal özelliklerinin insanların düşünme süreçlerini nasıl etkilediğini vurguladı.Kültürel Belirleyicilik: Dil, bir kişinin düşünme şeklini ve algılarını doğrudan etkiler. Yani dil, kültürel değerlerin ve kavramların aktarılmasında önemli bir rol oynar. Yapısal Belirleyicilik: Dil, sınırlayıcı bir çerçeve sağlar ve bu çerçeve içinde düşünceyi şekillendirir. Yani dilin yapısal özellikleri, düşünme tarzını ve algıyı belirler. Ancak, Sapir-Whorf hipotezi çeşitli eleştirilere maruz kalmıştır ve tartışmalı bir konudur. Bazıları, dilin düşünceyi belirleme konusundaki etkisinin abartıldığını ve insan zihninin daha karmaşık olduğunu iddia etmektedir. Ayrıca, dilin sadece bir etken olduğunu ve kültürel, sosyal, bilişsel ve diğer faktörlerin de düşünceyi şekillendirmede rol oynadığını savunanlar bulunmaktadır. Bu nedenle, Sapir-Whorf hipotezi günümüzde hala tartışma konusudur ve kesin bir kabul görmemiştir. Bu filmde zamanda fiziksel olarak değil algısal olarak bir yolculuk yapmamız istenmiş algıların dünyası hayat gördüğünüz dokunduğunuz kokladığınız hissettiğiniz için var değil mi Duyduğum, dokunduğum, gördüğüm, tattığım, kokladığım için var bu dünya. Farkında olduğum için.. Kendim yazdım, kendim oynadım en başından beri……….
O yüzden ki bir dünya yarattım, roller verdim sahnedekilere…..

Hayatımızı bir bütün olarak görüyoruz. Belki de her şey çoktan yaşandı ve bitti. Ama biz böylesi bir üst düzey algılamaya henüz sahip değiliz.  

Hayatın kırık cümleleriyle dans ediyoruz,

Belki de geçmişte kaybolmuş, tamamlanmış bir hikaye.

Fakat, biz hâlâ gizemli bir algılamaya erişemedik,

Yeni bir dilin büyüsüne şimdi kapılmalıyız

Uzaydan, yıldızlardan, bilinmez diyarlardan gelen,

Mesajları hayranlıkla izlemeli, anlamaya çalışmalıyız.

Ve belki bir gün, yıldızlar arası yolculuğun sırrını çözmüş,

Gözlerimizi uzaylıların meraklı bakışlarına dikip,

Sormadan önce onlara sormamız gereken soruyu,

Kendi içimize sorgulamalıyız: “Neden bu dünyadayız?”

Kalplerinizin derinliklerinde sakladığınız sırları keşfetmelisiniz……..

Star Wars Yıldız Savaşları

Hayatımda sinemada izlediğim ilk bilim kurgu filmi Star Wars’dır. 30 yaşına gelmiş hala yıldız savaşları serisini izlememiş insanlığın %1’i için kısa bir özet. Filmin adı Yıldız Savaşları. Alternatif bir evren

Bundan çok çok uzun zaman önce. Unutulmuş zamanlarda… Uzak bir galakside… Tüm hikâyelerde olduğu gibi iyilerle kötüler arasında ki mücadeleyi anlatıyor. Darth Vader.

Darth Vader! Filmde ki kötülüğün nerdeyse cisimleşmiş bir sembolü. Aslında eskiden en iyilerdenmiş ama sonradan bozulmuş karanlık tarafa geçmiş. Zaten hep böyle olur; en iyiler bir bozuldu mu artık ortalama biri olarak kalamaz, kötülerden daha kötü hale gelir.

En iyilere Jedi deniyor. Jedilar galakside korunması en önemli şeyleri; barışı ve adaleti koruyorlar. Bunun için gerekirse savaşmaktan da çekinmiyorlar.

Kullandıkları temel silahsa… Işın kılıcı! Ama nasıl olur? Teknolojik olarak böylesine gelişmiş bir evrende hala kılıç kullanan var mı? Galaksinin her köşesine ışık hızında gidebiliyorsunuz ama bir gezegeni anında yok edebilen Ölüm Yıldızı gibi bir silahın karşısına…

Sadece kılıçla çıkıyorsunuz olacak şey mi?

Neden olmasın?  David ve Goliath’ın hikayesi bu. Ya da bizde ki adıyla… Davut ve Calut’un.

David ve Goliath incilde de anlatılan bir hikaye. David kocaman bir dev olan Goliath ile savaşacaktır. Kötü dev Goliath tıpkı Star Wars’daki ölüm yıldızı gibi… çok büyüktür ve çok güçlüdür. Ama yinede zayıf bir noktası vardır. İki gözünün arasında anlında, zayıf bir nokta.

Ve orayı korumak için bir miğfer giymiştir. David miğferi çıkarttırabilmek için ordusunun kalkanlarıylabir lazeri değil ama güneş ışığını Goliath’a yansıtır.

Goliath ısınan miğferini çıkarttığında David bu fırsatı kaçırmaz, sapanını çeker… ve onu o zayıf noktasından anlının tam ortasından vurup yere düşürür. Sonra da kılıcıyla gidip öldürür.

Yani Star Wars bu hikayeyi İncil’e mi dayanıyor Biliyorsunuz Steve Jobs sadece iyi sanatçıların kopyaladığını oysa büyük sanatçıların… başka türlü davrandığını söylemişti Üstelik sonuçta filmin yapımcısı ve yönetmeni George Lucas benim favori silahıma, ışın kılıcına geri dönelim isterseniz. Asaletin ve kahramanlığın bir sembolü olarak tasarlanmış bir silah. Ortaçağda şövalyelerin kullandığı kılıçlar gibi.

Zaten Jedi’ların tam adı Jedi Şövalyesi’dir. Ama dövüşme tekniklerine ve kullanım amaçlarına baktığımızda…daha çok Doğunun Şövalyeleri de diyebileceğimiz samurayların kılıçlarına benziyor.Yani Lucas tüm batılı iyi yönetmenlerin yaptığı gibi…doğulu sinema devlerinin omuzlarına çıkmayı da ihmal etmemiş.Akira Kurosawa’nın 1958 yapımı “Hidden Fortress” Gizli Kale filminde savaştan kaçan iki köylü vardır. Bunlar yorgun argın yollarda giderken birbirleriyle münakaşa eder ve yollarını ayırırlar. Fakat ikiside yakalanıp köle olarak çalıştırılırlar. Sonra bir şekilde kurtulurlar ve düşmanın elinde esir tutulan bir prensesi

kurtarmak isteyen biriyle karşılaşırlar. Sadece hikaye değil, onun anlatılış biçimi ve hatta görüntüler bile Güzel bir esin kaynağı olmuş.

Bu arada Lucas, Kurosawa’nın başka filmlerini de izlemiş olmalı. Yojimbo gibi.

Işın kılıcı öyle bir silah ki rakibini öldürmek yerine sakat bırakıyor.

Böylelikle hasmınız kopan parçalarını mekanik olarak yeniden oluşturup varlığını devam ettirebiliyor. Yavaş yavaş karanlığa dönüşen yani bir çeşit Trans-Human olmaya başlayan Anakin’in Sağ eline siyah eldiven giymesi de bir düellonun sonucu.

Yani bu silah sadece savunma amaçlı olarak yapılmış. Öldürmek yok, etmek için değil.

Obi-Wan Kenobi’nin deyimiyle daha uygar bir çağ için seçkin bir silah. Işın kılıçlarının renkleri vardır. Çünkü renk sembolizmi konusunda da çok zengindir Star Wars.

Karanlık tarafa geçmiş kötülüğün rengi tabii ki siyahtır. Prensesler, iyiler, Jedilar beyazdır.

Han Solo ise hem siyah hem beyazdır çünkü oldukça karmaşık, kompleks bir karakterdir. Biraz paragöz, hırslı biraz kaba ama özünde iyi biri. Stormtrooper’lar iki yüzlüdür, münafıktır.

Beyaz gibi görünselerde içlerinin siyah olduğunun gayet iyi biliriz.

Star Wars Western filmlerinden ve savaş filmlerinden de motifler taşır.

Eve döndüğünde yakılıp yıkılmış bir harabe ile karşılaşma…

Gölgesinden bile hızlı silah çeken kovboylar…

Hava saldırıları, savaş pilotları… Kısacası dünya savaşlarının insanlığın ortak belleğine kazıdığı ne kadar görüntü varsa… Bunların çoğunu Star Wars’da da görebilirsiniz.

Ama yanlış anlaşılmasın Star Wars’ın oradan buradan kopyala yapıştır mantığıyla…

oluşturulmuş görüntülerden ibaret bir film olduğunu söylemeye çalışmıyorum.

İyi hikayeleri, ustalıkla bir araya getirerek kendi içinde çok güzel bir bütün olmayı başarmış bence George Lucas. Aslında Star Wars sadece bir film değil. Bir efsane, bir destan, modern bir mitoloji. Biz Yıldız Savaşlarını binlerce yıldır severek izliyoruz.

Yıldız Savaşları, Yüzüklerin Efendisi, Matrix gibi filmler kadim hikayelerin yeni teknolojilerle yeniden anlatılmasından başka birşey değil aslında. George Lucas, Star Wars evrenini yazarken en çok ilham aldığı yazarlardan bir tanesi de Joseph Campbell’dı. Bilgisayarlarımız, araçlarımız, makinelerimiz yeterli değil. Kendi sezgilerimize öz varlığımıza inanmak zorundayız. İlk Star Wars filminden bugüne neredeyse  yıllar geçmiş ama hikaye burada bitmedi. İnsanlığın ortak kültüründen, geçmişinden, korkularından, sevgisinden beslenen tüm hikayeler gibi ölümsüzleşecek. Benim hikayem de burada bitmedi. Dilim döndüğünce sanattan, tasarımdan, teknolojiden bahsetmeye, bunlarla ilgili duyduğum hikayeleri aktarmaya devam edeceğim. Bunları paylaşmayı, beğenmeyi, yorumlamayı unutma, takip etmek için abone olmayı da!

GÜÇ SENİNLE OLSUN!

Çöl Gezegeni-Dune-2 Filmine Dâir İnceleme

“Baharat üzerindeki güç, her şeyin üzerindeki güçtür.”

Bir zamanlar, bilinmeyen bir dünyada, varoluşun tüm renkleri ve derinlikleriyle bir araya geldiği büyüleyici bir macera başladı. Bu epik anlatıda, göz alıcı görsellerle bezenmiş, derinlikli karakterlerin serüveni sizi büyüleyecek. Bu macerada sadece doğa değil, karakterlerin iç dünyaları da derinlikli bir şekilde işleniyor. Birbirinden farklı geçmişlere sahip olan bu karakterler, izleyicinin empati kurmasını sağlayacak duygusal bağlarla birbirine bağlanıyor. Kimi zaman kahramanların içsel çatışmalarıyla, kimi zaman da dostluk ve fedakarlık gibi temalarla dolu sahneler izleyiciyi etkisi altına alıyor. Görkemli bir müzik eşliğinde ilerleyen bu macera, izleyiciyi sadece görsel olarak değil, duyusal olarak da etkiliyor. Ses tasarımı, her sahneyi adeta yaşam dolu kılıyor ve bizi o dünyanın bir parçasıymış gibi hissettiriyor. Sanatın gücüyle bezenmiş bu film, benim beklentilerimi ziyadesi ile karşıladı.

Propagandist Karakterler, Oyunculuklar

Dune evreninin kahramanı Paul Atreides, bir şarkı gibi çıkıyor karşımıza. Kötülüğe karşı savaşan bir ruh, iyilik ve cesaret dolu bir genç adam. Ancak derinliklerinde özgü güvensizlikleri ve kusurlarıyla birlikte, kalbinde ise berrak bir iyilik var. Timothee Chalamet’in nefes kesen performansıyla, Paul’un içsel çekişmeleri ve kararlılığı şarkılar gibi akıyor ekrandan. Aksiyon kahramanı yanıyla yüreğimizi coştururken, şefkatli yanıyla içimizi ısıtıyor. Güvensizliklerini ve kırılganlığını ise derin notalarla hissettiriyor bize.  Bu film, karakterimizin evreninde bir yolculuğa çıkarken, bizlere de ruhumuzun derinliklerinde bir yolculuk yapma fırsatı sunuyor. Kum solucanına binme sahnesi, hayatımızın en unutulmaz melodilerinden biri haline geliyor. Yönetmenin özenle işlediği her ayrıntı, bu şarkının notalarını öyle bir işliyor ki, gerçekten 400 metre uzunluğundaki bir solucana ancak böyle binilebileceğine ikna oluyoruz. Paul’un kusurlarıyla, korkularıyla ve umutlarıyla dolu bir portresi, bu filmde adeta bir başyapıt olarak çiziliyor. Timothee Chalamet’in performansı ise bu başyapıtı adeta bir senfoninin en önemli solisti gibi süslüyor. Özellikle “Lisan al-Gaib” haline geldiği anlarda sergilediği otoriter tavır, bu şarkının yükselen notaları gibi yüreğimize dokunuyor. Sadece yüzündeki mimikler değil, aynı zamanda içindeki derin duygularla da Paul’u canlandıran Timothee Chalamet, bizlere unutulmaz bir müzikal performans sunuyor. Her sahnede, her duyguda, karakterimizin en ince ayrıntılarına kadar işlenmiş haliyle karşımıza çıkıyor. Paul’un hikâyesi, bu filmle adeta bir şiir gibi akıp gidiyor, izleyiciyi büyüleyen ve etkileyen bir melodiyi yansıtıyor.

Doğduğu gezegendeki adı Paul, mütevazı anlamına gelen Latince “Paulus” kelimesinden geliyor. Ayrıca  Paulus’un Hristiyanlık dini tahrif ettiği, Hristiyanlığı başka forma soktuğu bilindik bir gerçektir. Ancak Dune gezegeninde, bir çöl faresiyle karşılaşmasıyla hayatında yeni bir isim, “Muad’dib” öğreniyor. Çölün derinliklerinde hayatta kalan bu canlıya özgü güç ve dayanıklılığı benimsemiş oluyor. Arrakis gezegenindeki önemi bir fare işaretiyle vurgulanırken, Paul için bu isim, birçok anlamı barındıran bir sembol haline geliyor.  Paul daha sonra “Usul” adını da alıyor. Arapça kökenli olan bu kelime, Türkçe’de yol veya yöntem anlamında kullanılırken klasik Türk müziğinde tempoyu belirtir. Ancak Fremen dilindeki anlamı daha derin; “sütunun temeli” anlamına gelen bir sözcüktür. Bu isimler, Paul’ün hikayesindeki dönüşümleri ve karakterinin derinliklerini yansıtır. Dune mitolojisinde beklenen efsanevi kişi ise “Lisan al-Gayb” olarak bilinir. Dış dünyadan gelen ses demektir ve Fremenlerin mesih efsanesinde Arrakis’e geleceği söylenen peygamber ya da mehdiyi ifade eder. Bu kişi, onların cennete götürecek kişi olarak görülür. Tüm bu isimler ve anlamları, Paul’ün karakterindeki çeşitliliği ve dönüşümleri temsil eder. Timothée Chalamet, bu karmaşık ve derin karakteri mükemmel bir şekilde yansıtmayı başarmıştır. Özellikle “Dune: İkinci Bölüm”deki performansında, olgunluk ve derinlik açıkça görülür. Babasının ölümünden sonra gösterdiği sadakat ve bağlılık duygularını, yüz ifadesi ve mimiklerinde okuyabiliyoruz. Aynı duyguları Chani’ye de yansıttığı sahneler, onun karakterinin derinliğini ve duygusal zenginliğini gösterir.

Chani, Dune evreninde, rüyalar ve vizyonlar aracılığıyla ilk filmde görünmüş olsa da, ikinci filmde çok daha önemli bir rol üstleniyor. Zendaya’nın canlandırdığı bu karakter, muhalif bir görüşü temsil eder: Fremenlerin kendi özgürlükleri için mücadele etmeleri gerektiğini savunan bir ses olur. Bu, kitaptan farklı olarak Chani’nin dramatik bir kontrast yaratmasının yanı sıra, Fremenleri tek boyutlu bir halk olmaktan çıkararak derinlik kazandırır.Filmin yapımcıları bazı değişiklikler yaparak Chani karakterini daha belirgin hale getirmiş olsa da, bazı detayların fedakarlık edilmesi kaçınılmazdır. Örneğin, kitaptaki çocuklarının filmden çıkarılması üzücü olsa da, film uzunluğu nedeniyle bazı detaylardan feragat etmek zorunda kalınmıştır.Austin Butler’ın canlandırdığı Feyd Rautha karakteri ise korkunç bir düşman ve şeytani bir rakip olarak öne çıkar. Butler’ın bu rol için geçirdiği dönüşüm etkileyicidir; neredeyse insan dışı bir varlık haline gelir. Stellan Skarsgård’ın Baron Harkonnen rolüyle aralarında yarattığı dinamik, özellikle arena sahnesinde ortaya çıkar. Psikopatik yönü ve arena sahnesindeki vahşi yoğunluğu, filmdeki görsellikle de desteklenir. Özellikle Harkonnen gezegenindeki sahnelerde kullanılan siyah-beyaz renk paleti, atmosferi güçlendirirken aynı zamanda anlamlı bir derinlik katmıştır; çünkü o gezegenin güneşi siyahtır ve bu seçim estetik açıdan da anlamlıdır. Stellan Skarsgård’ın Baron Harkonnen yorumu, tam bir karizmayla bezeli. Filmde de, ilk filmde olduğu gibi, sürekli çamur ve yağ karışımı bir sıvıda banyo yaparak, adeta hipopotam gibi bu sıvıların içinden çıkıyor. Bu detay, karakterin daha rahatsız edici ve tehditkar bir görünüme sahip olmasına yardımcı olurken, kitapta olmayan bir ayrıntı olarak eklenmiş ve etkileyici bir özellik haline gelmiştir. Özellikle, “Apocalypse Now” filmine yapılan görsel bir saygı duruşu olarak da nitelendirilebilecek sahnelerde Baron Harkonnen’un etkileyici bir karakter çizimi yapılmıştır. Örneğin, arena sahnesinde Feyd Rautha’ya yönelik söylediği sözler, Harkonnen ailesinin acımasızlığını ve şiddet üstünlüğünü vurgular niteliktedir. Bu sözler, “Kendi çocuğumuz, yeğenimiz bile olsanız sizi işte böyle kurtların önüne atarız; ve eğer hayatta kalamazsanız zaten iktidar olamazsınız” şeklinde özetlenebilir. Bu sözler, sadece şiddetin ve gücün üstünlüğünü savunan bir dünya görüşünü yansıtır. Lady Jessica karakteri, Dune evreninde önemli bir yere sahip olan karakterlerden biridir. Rebecca Ferguson’ın canlandırdığı bu karakter, anne rolüyle koruyucu bir figür gibi görünse de, aynı zamanda Bene Gesserit rahibesi kimliğiyle de ön plana çıkar. Bu ikilem, filmde Paul üzerindeki etkisini artırır ve manipülatif bir güç haline gelir. Josh Brolin’in Gurney Halleck olarak performansı ise, karakterin sadakatini ve kararlılığını başarıyla yansıtır. Baliset çalarkenki sahneler, karakterin derinliğini ve yeteneklerini gösterirken, sadık bir yardımcı olduğunu da vurgular. Christopher Walken’ın İmparator Shaddam 4 rolü için eleştirilmesi, karakterin önemini ve derinliğini ortaya koyar. Irkı belirtilmemiş olması, karakterin zekasına ve otoritesine odaklanılmasını sağlar. Walken’ın dans figürleriyle öne çıkan kültürel bir geçmişi olması da karakteri daha ilginç hale getirir.

Biraz dikkatiniz varsa 2001 yılında yayınlanan “Weapon of Choice”  şarkının sözlerine dikkat ederseniz dans figürlerinin nasıl olduğunu da anlayabilirsiniz: “Walk without rhythm. It won’t attract the worm”

Dennis Villeneuve’un alternatif bir Dune “timeline” oluşturmuş gibi Dune’un ilk filminde Paul’ün çocukluk halini genç bir şehzade olarak sarayda yani kendi gezegeninde iyi bir eğitim almıştı tecrübesi yoktu. Masum bir dünya görüşü vardı. Sonra Arrakis gezegenine taşındı ve orada çocukluktan yetişkinliğe geçmeye başladı. Çocukluğunun korunaklı alanında öğrendiği şeylerden başka buz gibi gerçeklerin de olabileceğini fark etti. Bu uzak, bu ırak diyar Arrakis’te evet bu isim benzerlikleri tesadüf değil gerçeklik spektrumunun da en uç noktalarına gitti orada politika ve siyasetle tanıştı; boyun eğdirilen, ezilen halkları gördü; ihanetle, zulümle ve tabi ki ölümle karşılaştı. Neredeyse sevdiği her şeyi kaybetti. Babasını, rol modelini, arkadaşlarını sadece annesiyle o çöl gezegeninde tek başına, yapayalnız kaldı. Sonra o gezegenin asıl sahipleri, yerli halkı fremenlerle karşılaştı. Kendini ispat edebilmek için onlardan biriyle Jamis’le- ölümüne dövüştü. Ve ilk filmin sonunda onu öldürdü. Böylece çocukluktan çıkıp yetişkin bir adam haline gelmiş oldu. Ama bence orada sadece çocukluktan çıkmak zorunda kalmadı, çocukluğunu öldürmüş oldu. Masumiyetini kaybetti. Bir keresinde bir Bene Gesserit’in sesi şöyle demişti: “Bir can alırken, kendi canını da alırsın.” Evet Jamis’i öldürürken aslında sembolik olarak kendi çocukluğunun canını da almıştı. Öldürdüğü Jamis adlı fremenle karşılaşmadan çok daha önce onu rüyalarında ve vizyon ya da hayallerinde görmeye başlamıştı. Hatta bir kum fırtınasından onu Jamis’in bilgeliği kurtarmıştı.

“Hayatın gizemi çözülecek bir sorun değil, yaşanacak bir gerçekliktir. Durdurularak anlaşılamayacak bir süreç. Sürecin akışıyla hareket etmeliyiz. Ona katılmalıyız. Onunla birlikte akmalıyız.” 

İkinci film ise kaldığımız yerden ; Jamis’in cesedini gömmüyorlar. Onu yanlarında taşıyorlar. Çünkü bu gezegende su çok az ve o yüzden çok kıymetli. Ölen birinin bedenindeki sıvılar da öyle. Hatta öyle ki binlerce yıldan beri ölenlerin vücudundan toplanan suları dökerek oluşturdukları kutsal bir göl var. İkinci film Paul için artık bilgi değil tecrübe kazanma hikâyesi. O artık soylu saraylı geçmişinden kopmuş, yeni bir kabilenin ferdi haline gelmeye çalışıyor. Filmin başıyla sonu arasında yine devasa bir dönüşüme tanıklık edeceğiz. Çünkü başlangıçta kendisine biçilen “kurtarıcı” rolünden ısrarla kaçınmaya çalışan biri. Onu ilk filmden beri tanımaya çalışırken ne kadar nazik, kibar, hassas bir karakteri olduğunu gördük. Oysa koskoca bir gezegeni kurtarmak için bundan çok daha fazlasına ihtiyaç var. Paul, işte bu beklentilerden kaçmaya çalışıyor. Hani gençken bazı hayallerimiz vardır ya. Kendi yapmak istediğimiz şeyler. Ama bir yandan da ailemizin, çevremizin, arkadaşlarımızın bize dikte ettiği başka şeyler vardır. Liseden mezun olunca, otomatik olarak üniversiteye gitmek zorundayızdır. Sonra bir iş bulup çalışmak, evlenmek, çoluk çocuğa karışmak şeklinde devam eder hayatın bu pek de “gizemli” gözükmeyen akışı.

“Kişisel gözlemlerim, siyaset ve ekonominin oluşturduğu güç alanında ve mantıksal bir sonuç olarak savaşta, insanların toplumun mit dokusuna büründüğü herhangi bir lidere karar verme kapasitelerini teslim etme eğiliminde olduklarını bana ikna etti. Hitler bunu yaptı. Churchill bunu yaptı. Franklin Roosevelt yaptı. Stalin yaptı. Mussolini yaptı.”

Dune’un temalarından biri şudur: Ne kadar hayran olunası görünseler de otorite sahiplerine eleştirel yeteneklerinizi teslim etmeyin. Kahramanın dış görünüşünün altında, insani hatalar yapan kusurlu birini bulacaksınız… Kahramanlar acı vericidir, süper kahramanlar ise bir felakettir. Çünkü süper kahramanların hataları çok daha fazla sayıda insanı felakete sürükler. Bir çok filmde süper kahramanları iyi olarak anlatırlar ama arka planda verdikleri zararı hiç göstermezler. İşte bu filmde öyle böyle süper değil olağanüstü süper bir kahramanın hikayesini takip ediyoruz. Sahte bir mesih bu. Fakat Paul’ün gerçekleştirdiği bu kehanet, daha önce izlediğimiz destanlardakinden farklı. Star Wars, Matrix ya da Yüzüklerin Efendisi’ndeki gibi değil. Çünkü oralarda şeytani bir gücün yok edilmesine dair kehanetler gerçekleşiyordu. Buradaysa kehaneti yazanlar Bene Gesserit rahibeleri ve onu yazarken kendi menfaatlerine göre toplumsal hafızayı şekillendiriyorlar. Fremenlerin mucize olarak gördükleri şey, illuminati benzeri güçlü bir düzenin nesiller boyu beyin yıkamasından başka bir şey değil. Onların bir peygamber gibi beklediği Paul, ancak Kwisatz Haderach olarak bunu yapabilir. Ve o haliyle bir Luke Skywalker’dan, bir Neo’dan ya da Aragorn’dan farklı bir pratogonist olmak zorunda. Belki de o yüzden bu dönüşümü başkaları için zehirli “ab-ı hayat” suyundan içerek gerçekleştirdiğini gösteriyor. Hatırlarsanız filmde Paul’den önce annesi o suyu içmişti ve belki de o yüzden artık anne rolünü kaybedip yeni bir insan haline gelmişti.  Gerçek dünyada da bu biraz böyledir. İnsanların o mavi sıvıyı içtiklerini göremezsiniz. Onun yerine “para suyu” vardır, “ilgi ve şöhret suyu” vardır, “otorite ve makam suyu” vardır. Bu suları “ab-ı hayat” zannederek içenlerin bazıları sarhoş olur, egoları şişer ve kendilerini kaybeder.  İşte Frank Herbert’ın ve onun yazdığı bu Dune evreninin tezi şu. Sorun sadece bu bireylerde değil. Sorun bu tür figürleri yaratan ve yaratmakla kalmayıp onları güçlendiren sistemde. Sistemin kendisi buna yol açıyor. Sistemin kendisi bir zamanlar suların gürül gürül aktığı Dune gezegenini, yağmalanmış ve sömürülmüş Arrakis gezegenine dönüştürüyor. Aynı sorun ekolojik bir felaket olarak bizim Dune’umuzu yani Dünya’mızı da başka bir şeye dönüştürebilir.

Filmin sonunda Paul ve Feyd arasında bir düello var. Bu düellonun yapıldığı mekan ve oradaki kişiler adeta bir satranç tahtası ve üzerindeki taşlar gibi hissettirdi bana. En son Christopher Walken’ın canlandırdığı padişah imparator Şaddam’ın karşısına geçti Paul ve ona “şah!” çekti. Tam o sırada imparatorun babası hakkında söylediği sözler çok çarpıcı. Dedi ki: “Çünkü [Leto] kalbin kurallarına inanan bir adamdı ama kalbin hükmedebilecek bir özelliği yoktur. Başka bir deyişle baban zayıf bir adamdı.”

Bu çok enteresan bir dünya görüşü; insani ahlakın topluma zarar verici olduğunu ima ediyor. Bir imparatorluğun gelişebilmesinin, bırakın gelişmesini var olabilmesinin tek yolu mantıktır, pragmatizmdir, rasyonelliktir anlamına geliyor. Hükmetmek için kalbi bir kenara bırakacaksın.

The End

Feyd ve Paul arasındaki bu düello sahnesinde, ikisini bir madalyonun iki yüzü olarak görebiliriz. Bir yüzünde akıl, diğer yüzünde kalp var. Bir yüzünde bir canavar, diğer yüzünde minik bir çöl faresi. Bir yüzünde sosyopat, diğerinde bir kurtarıcı. Ve düellonun başında bu sosyopat canavar Paul’ü karnından bıçaklıyor. Ya da Paul kendisini öldürmeyecek bir bıçak darbesi alma stratejisini benimsiyor. Belki de bu en başından beri onun planıydı. bu strateji işe yarıyor.  Hem karşısındaki bu piyonu, hem de onu yetiştiren dayısı baronu öldürüyor ve hepsinin başındaki imparatora kadar gidip ona şah çekiyor. Şah kendini  akıl karşıtı  sözleriyle savunuyor ve işte bu sözler karşısında Paul’ün yaptığı seçim kimilerini üzebilir. Chani’yi üzdüğü gibi. Çünkü Chani kalbi temsil ediyor. Paul ise seçimini güçten yana yaptı. Chani yerine İmparatorun kızı Irulan’ı tercih etti. Bu güç oyunlarında kontrolü ele almayı, rasyonel davranmayı seçti. İnsanlık tarihinde yüzlerce kez tanık olduğumuz politik seçimlerden birini yaptı ve aynı anda gezegenin yörüngesinde bekleyen diğer güçlere de savaş açtı. “Lead them to paradise – Onları cennete gönderin!” Buz gibi bir ifade. “Benim kazanmam için onları feda edin” Milyarlarca insanın yok olacağını gördüğü kutsal savaşın başlangıcı. Çocukken korkup kaçındığı o geleceği bizzat kendi sözleriyle yaratmış oldu. İkinci bölümde o Paul Muaddib olarak öldü, Paul Harkonnen olarak dirildi.

Hanginiz buna sevindi, hanginiz Chani gibi ihanete uğramış hissetti bilemiyorum. Filmin sonu bu anlamda iyi bir son mu yoksa kötü bir başlangıç mı ona herkes kendi karar versin. Peki tatmin edici bir son mu bu? Bence kesinlikle öyle. En azından bu bölüm için. Hele o son sahnede Bene Gesserit rahibesi Mohiam’ın “Ne yapmak üzere olduğunu bir düşün, Paul Atreides.” deyince ona “Silence!” diye ses gücüyle cevap verdi  ya, orada alkışladım işte .  “Hangi tarafta olduğun önemli değil!” Her şekilde biz kontrol edeceğiz. Padişahları da, imparatorları da… Bene Gesserit’ler Dune evreninin gerçek efendileri. Çok iddialılar  bu iki filmle Frank Herbert’ın yazdığı Dune romanı ve kitabı  bitti

Benzerlikler ise;

Star Wars’un Star Trek’in benzerlik ise Tatooine gezegeni neden çöllerle kaplı Jedi’ların “force” dediği şey, Bene Gesserit’lerin kullandığı “voice”a çok benziyor Bay Spock’la temsil edilen mantık ırkı Vulkanlılar’dan önce insan bilgisayar denilen “mentat”lar vardı. Etkisi bu kadar güçlü olan bir eser bu. Bu arada neden insan bilgisayarlar var çünkü Dune evreninde insan eliyle yapılan bilgisayarların yapay zekası o kadar gelişmiş ki insanlar makinelere karşı “Butleryan Cihat”ını başlatıp onları bir daha geri gelmeyecek şekilde yok etmek zorunda kalmışlar. Sanki bir Terminatör

ÂB-ı HAYÂT

Unutulmaz Replikleri….

“Birçok şey öğreneceksin, oğlum. Birincisi, korkunun tam olarak ne olduğunu.” – Duke Leto Atreides

“Dikkat et, çünkü kum kurtları, baharatın gerçek sahipleridir.” – Stilgar

“Bir çocuk ne zaman adam olur, biliyor musun? Adam olmayı seçtiğinde.” – Lady Jessica

“Baharat, evrenin kontrolünü ele geçirmenin anahtarıdır.” – Baron Vladimir Harkonnen

“Dünya ve insanlık için savaşmak, her zaman bedeli olan bir şeydir.” – Duncan Idaho

“Gerçek güç, kendi kaderini yazabilenindir.” – Paul Atreides / Muad’Dib

“Gözünüzün önünde olanı görmek, zaman zaman en zorudur.” – Dr. Wellington Yueh

“Gerçek liderlik, sadece güç gösterisinden değil, aynı zamanda insanların kalplerini kazanmaktan gelir.” – Chani

“Bir liderin, halkının gücüne olan inancını yitirmeden önce, halkının liderine olan güvenini kazanması gerekir.” – Thufir Hawat

“İnsanlar, seçtikleri yoldan daha fazlasıdır. Seçtikleri yolu onurlu bir şekilde yürütmek de önemlidir.” – Gurney Halleck

Çöl Gezegeni-Dune Filmine Dâir İnceleme

“O gün günahkârları gök gözlü olarak haşredeceğiz” (Tâhâ: 102) mealindeki ayet-i kerimede geçen mavi göz değildir, kastedilen beyaza yakın mavi renk ki korkutucu bir imgedir.

“Korku akıl katilidir.” – Bene Gesserit

“Korkaklar, ölmeden önce defalarca kez ölür; cesur insan ölümü bir kere tadar” William Shakespeare

2021,2022,2023 senelerinde defalarca izlemeye çalıştığım ancak bir türlü izleme fırsatını bulamadığım bir yapım var ve nihayet 2024 senesinde bir vesile ile izlemiş olduğum en iyi bilim-kurgu filmi Dune oldu belki sene sonu değişir J

“Dune” olarak da bilinen “Çöl Gezegeni”, izleyicilerin ve okuyucuların farklı anlamlar ve yorumlar çıkarabileceği zengin bir eserdir. Bu nedenle, film, romanlar ve evren hakkında temel bilgiler paylaşarak, hikâyenin önemli bir sahnesi olan Gom Jabbar Testi ya da İnsanlık Sınavı’nın analizini yapacağım. Bu sahne, sadece bu film için değil, aynı zamanda tüm bilim kurgu tarihi için de önemli bir yerdedir.

“Dune”, Frank Herbert tarafından yazılan ve ilk olarak 1965’te yayımlanan bir bilim kurgu romanıdır. Daha sonra bu roman serisi, birçok devam romanıyla genişletilmiş ve popülerlik kazanmıştır. 2021 yapımı “Dune”, filmi, bu roman serisinin ilk kitabına dayanmaktadır.

Hikâye, farklı gezegenler arasındaki politik entrikaları, din ve doğal kaynaklar üzerine güç mücadelelerini ele alır. Ana karakter Paul Atreides, Arrakis adlı çöl gezegenine taşınır ve burada yaşanan olaylarla birlikte güçlü bir lider olma yolunda ilerler.

Gom Jabbar Testi ya da İnsanlık Sınavı, hikâyenin başlangıcında geçen ve önemli bir karakter olan Bene Gesserit rahibesi Gaius Helen Mohiam tarafından uygulanan bir testtir. Bu test, kişinin iç gücünü ve iradesini ölçmeyi amaçlar. Sahne, Paul’un annesi Jessica’nın Gom Jabbar zehirine karşı tepkisini test ederek, Paul’un bir Bene Gesserit olup olmadığını belirlemeye çalışır.

Analizimizde, bu sahnenin alt metinlerini ve sembollerini inceleyeceğiz. Özellikle Paul’un içsel gücü, iradesi ve gelecekteki liderlik potansiyeli üzerine odaklanacağız. Bu sahne, “Dune”, evreninin derinliklerine ve karakterlerinin karmaşıklığına dair ipuçları sunar.

Bu analiz, “Dune” hayranları için derinlemesine bir anlayış sağlamak ve bu önemli bilim kurgu eserinin katmanlarını keşfetmek için tasarlanmıştır.

Dune’un hikâyesi, bizleri insanlık tarihinden binlerce yıl sonrasında, uzak bir galakside soluk aldırıyor. İlk bakışta, genç bir adam olan Paul’un öyküsü gibi görünen bu anlatı, ilerledikçe onlarca karmaşık karakterin kesişen yolları arasında bizi kaybolmaya davet ediyor. Bu, hayatın karmaşıklığına, önceden kestirilemeyen kaderlere ve zorunlu dönüşümlere olan benzersiz bir bakış açısı sunuyor.

Filmi ve ona ilham veren roman serisini sevdiren şey, sadece bilim kurgu türünde olması değil, aynı zamanda derinlikli bir çevrebilim, politika, felsefe ve dinler tarihi analizi sunmasıdır. Bu yapıt, uzak bir geleceğe ait gibi görünse de, içindeki ayrıntılar ve mesajlar, izleyiciyi geçmişten ve günümüzden izler taşıyan bir deneyime çeviriyor. Hakikatte öyle değildir midir? Nereden geldiğini bilmezsen nereye gideceğini bilemezsin.

Dune evreninde, havada asılı duran savaş tehditleriyle dolu bir kriz ortamında dolaşırken, kötü niyetli bir imparatorluğun, asil ailelerin ve halkları ezilen feodal bir dünyayı keşfederiz. Bu yolculuk sadece mitoloji ve din tarihine değil, aynı zamanda insanın içsel dönüşümüne de bir ışık tutmaktadır.

Frank Herbert, çöl gezegenini şekillendirirken Orta Doğu’nun sadece coğrafi yapısından değil, aynı zamanda semai dinlerden Tevrat, İncil ve Kuran gibi kutsal metinlerden esinlenerek derin bir sembolizm katmıştır. Bu eser, Lisan ı Gayb gibi mistik kavramlarla, okuyucuyu düşünmeye ve sorgulamaya teşvik eden bir derinlik sunmaktadır.

Dune serisinin sözlüğündeki kavramlara göz atma fırsatım oldu ve dikkatimi çeken birkaç kelime: Ab-ı hayat, dar-ül hikman hançer-i figan ,kul vahad  Ayrıca seçilmiş kişi için kullanılan “Kuisatz Haderach” kelimesi. Bu kelime , İbranice’deki “K fitzat ha-Derekh” (Yol atlaması) kelimesinden türetilmiştir. Bu kavram, kutsal bir kişinin aynı anda iki veya daha fazla yerdeymiş gibi görünerek çok kısa sürede uzun mesafeler kat edebileceğini ifade eder. Bu kavram, İslam’daki “Miraç” veya Hristiyan inancındaki  “Ascensio Domini – Göğe Yükseliş”  Hz İsa’nın çarmıha gerilim öldürülüp tekrar dirilip REF olunmasını anlatır. 1984 ve 2021’de yapılan iki filmde de bu sahneler epik bir şekilde tasvir edilmiştir.

Fremenler, mavi gözleriyle Kuzey Afrika’daki Tuaregleri veya çöl bedevilerini anımsatırken, Arrakis gezegeninin yerlileri olarak, kendilerini kurtaracak bir Mehdi’yi beklemektedirler. Yaşadığımız dünyada petrol için sömürülen halkların yerine, bu hikayede baharat için sömürülen Fremenler var. Baharat, “space” yani uzayda yolculuk için gereken en önemli madde olarak kabul edilir. Dünyada ulaşım için petrol neyse, uzayda ulaşım için baharat odur. J

Bu dünyada elektronik teknoloji yerine daha organik bir teknoloji görmekteyiz. Örneğin, suyunuzu ziyan etmemek için tasarlanmış still suitleri Arrakis’te yaşamak için her damla suyun kıymetini bilirsiniz.

Su medeniyettir tarih boyunca suyun olduğu yerde medeniyetler inkişaf etmiştir. Mısır Babil Mezopotamya vs lakin Dune evreni hariç 🙂 Frank Herbert, suyun gelecekte ne kadar önemli ve değerli olabileceğini vurgulayarak doğayla insan arasındaki mücadeleyi fark eden ve insan kaynaklı küresel iklim değişikliğinin etkilerine işaret eden bir vizyon sunmaktadır. Arrakis’te icat edilen bu sıvı giysiler, vücudunuzdan çıkan her damla sıvıyı geri dönüştürerek yaşamınızı sürdürmenizi sağlar.

Rahibe’nin odasında, gecenin karanlığı Paul ve annesi Jessica’yı sarmalarken, içlerindeki gizem ve gerilim de aynı karanlıkla yoğruluyordu. Bene Gesserit rahibesi, yaşlı bedeninde sakladığı sırlarla dolu bir bilgelik taşıyordu. Paul’un geleceğini öngörmek için onun içindeki potansiyeli test etmek üzere buradaydılar.

Paul, bu muazzam güce sahip rahibeyi ve odanın atmosferini anlamaya çalışırken, izleyici olarak bizler de onunla birlikte bu gizemli dünyanın kapılarını aralamaya çalışıyorduk. Geleceği görmek, insanın iç dünyasını deşifre etmek için kullanılan güçlü bir araçtı; rüyalar, derinlerden gelen mesajlar, insanlığın bilinmeyen sınırlarına doğru bir yolculuk başlatıyordu.

Paul’un karşısındaki zorlu sınav, hayvanlık ile insanlık arasındaki farkı gözler önüne seriyordu. Rahibenin manipülatif gücü, Paul’u zorlayıcı bir deneyimle yüzleştirmek için kullanılıyordu. İçindeki en temel dürtüleri ve kimliği sorgulanıyordu. Sınavın sonucu, Paul’un hayatta kalma yeteneğini ve içsel gücünü ortaya çıkaracaktı.

Kutunun içindeki “ızdırap”, bir tuzağı ve gerçekle yüzleşmeyi simgeliyordu. Paul, kutunun içindeki acıya dayanarak gerçek bir insan olup olmadığını kanıtlamak zorundaydı. Bene Gesserit’in bu acı dolu testi, insan psikolojisinin derinliklerine inen bir yolculuğun başlangıcıydı.

Paul’un annesi Jessica’nın yönlendirmesi ve rahibenin baskısı altında Paul, kendi iç dünyasını keşfetme ve güçlü bir iradeyle hayatta kalma yeteneğini gösterme şansı buluyordu. Bu sınavın sonucu, Paul’un karakterinin şekillenmesinde ve gelecekteki rolünün belirlenmesinde önemli bir adım olacaktı.

Fight or Flight, savaş ya da kaç tepkisi, Paul’un karşılaştığı acı dolu testin bir yansımasıydı. Hayatta kalmak için mücadele etmek veya kaçmak arasındaki seçim, insanlığın temel iç güdülerinden biriydi. Paul’un bu sınavı başarıyla geçmesi, onun gerçek bir insan olduğunu kanıtlamasıyla mümkün olacaktı. Bu test aynı zamanda izleyicilere de insanlık ve hayvanlık arasındaki ince çizgiyi gösteriyor, Dune evrenindeki derinlikleri keşfetmeye davet ediyordu.

“Gom Cabbar.” Bene Gesserit rahibeleri bu zehirli iğneyi bazı kişilerin insanlığını test etmek için kullanıyor. Bu test oldukça basit. Kişi elini kutudan dışarı çıkarırsa zehirli iğneyi boynuna saplayıp hemen oracıkta öldürüyor Peki kutunun içinde ne var?

ACI

 Bene Gesserit’ler duyguların ve insan psikoloijisinin uzmanları. Kutuda ne olduğunu ya da gerçekten bir şey olup olmadığını bilmiyoruz sanki kuantum alemi gibi olabilirde olmayabilir de Ama dayanılması çok güç bir acı verdiğinden eminiz. Yani Paul bir çeşit tuzağa yakalandı. Peki böyle bir durum insanla hayvan arasındaki fark nasıl ortaya çıkar?

Tuzağa yakalanan bir hayvan, kaçmak için kendi bacağını ısırır. Aynı metafor testere bir filmde de izlemiş olmalısınız kaçmak için bacağını kesmek zorunda kalmıştı. 

“Fight or Flight ” tepkisi bir başka deyişle “hiper uyarılma ” denilen böyle bir durumda canlılar algılanan zararlı bir olaya, şiddetli bir saldırıya veya hayati bir tehdide yanıt olarak iki davranıştan birini seçer. Fight or Flight

Korkuları kontrol etmek ve kaçmak yerine savaşabilmek için öncelikle onları anlamak ve yönetmek gerekir. Herkes bu süreci farklı yollarla geçirir. Dune evrenindeki karakterlerin yaklaşımları da bu çeşitliliği yansıtır Mentat’lar aklı, mantığı, matematiği kullanırken; askerler bedeni, fiziği, enerjiyi, duruşu kullanır; Bene Gesserit’ler ise duyguları, sözleri, duaları, mantraları tercih ederler. Bu nedenle, Paul içsel bir sınavdan geçerken, annesi korkuya karşı dualarını okur.

“Korkmamalıyım. Korku akıl katilidir. Korku yok olmaya sebep olan küçük ölümdür. Korkumla yüzleşeceğim. Onun üzerimden ve içimden geçmesine izin vereceğim. Ve geçip gittiği zaman, onun yolunu görmek için gözlerinin içine bakacağım. Korkunun gittiği yerde hiçbir şey olmayacak. Yalnızca ben kalacağım.”

Evet, aslında rahibenin sormak istediği ilk soru da buydu: “Sen kimsin?”  Bu sorunun cevabını anlamak için bir insanlık sınavından geçmek gerekir. Bu tür sınavlar, kültürel antropolojide “Les rites de passage – Geçiş törenleri” olarak adlandırılır. Çocuklar ergenliğe adım attıklarında benzer törenler yapılır. Hristiyanlıkta vaftiz, Yahudilikte bar mitzvah veya sünnet törenleri gibi. Bu törenler genellikle ilk başta çok zorlayıcı olsa da, sonunda bireyin gücünü ve olgunluğunu gösterir. Dune evrenindeki Gom Jabbar testi gibi zorlayıcı bir sınavı tamamlamak da benzer bir anlam taşır.

İnsanlık, doğanın zorluklarıyla başa çıkabilmek için kendine özgü yöntemler geliştirmiştir. Dune evreninde de karakterler, kendilerine en uygun olan mücadele araçlarını seçerler: Zeki olanlar, mantıklarını kullanarak mücadele eder; güçlü olanlar, fiziksel güçlerini kullanarak savaşırlar; duygusal olanlar ise duygularını kontrol ederek ayakta kalırlar. Her biri, içlerindeki korkularla yüzleşerek gerçek kimliklerini bularak benliklerini tamamlarlar.

Manchester By The Sea Filmine Dâir

Bazen yaptığınız bir hata tüm hayatınızı etkileyebilir. Hayattaki en büyük acıya şahit olmaya ve Casey AFFLECK oyunculuğunu yazacağım.

Filmin başında ana karakterimiz Lee, kapıcılık işleriyle uğraştığını ve karşılığında hiçbir ücret almıyor. garip bir durum değil mi ?

Lee, abisinin öldüğü haberini alınca ve hastaneye gider. Hastanede abisinin arkadaşının ağlamamak için kendisini zor tutmaktadır. Lee’nin yüzünde ise hiçbir ifade yoktur. Ne hissettiği ne düşündüğü bile belli değil. Yani Lee ile ilgili garip olan tek şey yaşam tarzı değil davranışları

Jo’nun ölümünden sonra yeğeni Patrick’i görmeye gider. Babasının ölümünü anlattıktan sonra “Onu görmek ister misin?” diye soruyor. Ardından görmeye gittiklerinde Patrick, kısa bir bakış atıp hızlıca dışarı çıkıyor. Patrick’in duygularını bastırdığını ve normal gözükmeye çalıştığını, yaşadığı büyük acıyla mücadele etme biçimi

Patrick’in velayetinin ona kaldığını öğrenince de şaşırıp “Bunu yapamam” diyor. Çünkü yeğenini Patrick’in sorumluluğundan kaçma sebebi geçmişindeki korkunç acıdır.

Hadi, şimdi zamanı biraz geri saralım ve Lee’nin yaşamını bu hale getiren şeyi öğrenelim. geçmişinde sorumsuz ve uç biriymiş.

Tüm zamanını bira içip arkadaşlarıyla masa tenisi oynayarak geçiren. Eşi Randy bu durumdan oldukça rahatsızdır. Lee’nin davranışlarını düzeltmesini istemektedir. Fakat Lee’nin 3 çocuğu olmasına rağmen kendisi de bir çocuktan farksızdır. Çok fazla düşünmeden hareket etmektedir. Randy ve çocukların uyuduğu bir gün, Lee evin ısınması için şömineye birkaç odun atar ve markete gider. Fakat şöminenin koruyucu ızgarasını takmayı unutmuştur. O an farkında olmasa da bu hata onun tüm hayatını altüst edecektir. Geri döndüğünde evinin alevler içinde yandığını fark eder. İtfaiyeciler Randy’yi evden zor kurtarmıştır, fakat Lee’nin 3 çocuğu içeride yanarak ölmüştür.

Hayatı boyunca sorumsuz biri olan Lee, bu hatasıyla çocuklarını kaybetmiştir. Eşi Randy ambulansa kaldırılırken ona yardımcı olmaya çalışır, fakat Randy sedye’deyken ve hareket etmeye mecali yokken bile omzunu Lee’den kaçırır. Ona dokunmasını ve yanında olmasını istemiyor. Çünkü bir anne için evlat acısının ne kadar korkutucu olduğunu yaşayan bilir. Üstelik bu acıya Lee sebep olduğu için onu görmek istemez.

Lee hem çocuklarını hem de eşini kaybetmiştir. Yıkılmış ve çaresiz bir haldedir. Polise ifade verip olanları anlattığında polisler gidebileceğini söylüyor. Lee bu sahnede dokunaklı bir cevap veriyor. “Her şey bu kadar mı?” Bu sorunun sebebi Lee’nin ceza istemesi yaptıklarının bedelini ödemek istemesi fakat şömine ızgarasını takmamak suç değil ihmal  Lee’nin yaşadıkları kendisi için büyük bir ceza. Li odadan çıkıp karakolda yürürken bir polisin belinden silahını alıyor ve kafasına götürüyor, fakat silahı çekmeyi unuttuğu için kendini öldüremiyor. O sırada çevredekiler hızlıca Le’yi durduruyor. Eğer silahı direkt kafasına götürmek yerine çekmeyi düşünebilseydi, bir intihar etmiş olacaktı  fakat bu küçük detay onu ölümden döndürdü. Sonrasında hayatına devam etmeye çalıştı, fakat bunu yaşamak diyemeyiz. Daha önce de bahsettiğim  gibi, tüm gün karın tokluğuna çalışıp yaşadığı büyük acıyı hatırlamamaya çalışıyor. Li artık herhangi bir duygu hissetmiyor, yaşayan bir ölüden farksız. Hayatta Acının iki farklı etkisi vardır: Bazı insanlarda abartılı tepkiler ve ağlama krizleri oluştururken bazı insanlarda eylemsizliğe neden olur. Li, eylemsiz hale gelen insanlardan biri, hareketleri hatta yürüyüşü bile yavaş hiçbir şeye büyük tepkiler verememekte, abisinin ölümünü öğrendiği zaman da  ne kadar ruhsuzdu  geçmişinde öyle büyük acılar yaşamıştır ki verecek bir tepkisi kalmamış  Patrick’in sorumluluğundan kaçma sebebini anlamışsınızdır. Üç çocuğunun ölümüne sebep olduğu ve Patrick’i koruyabileceğine inanmıyor, sevdiği herkese zarar getiren, işe yaramaz biri olduğunu düşünüyor. Sevdikleriyle fazla görüşmemek için taşınmış ve yaşadıklarının bedelini ödemeye çalışmıştır. Li’nin kendine yaptıklarının yeterli bir ceza olduğunu düşünüyorsanız, her şey bununla da bitmiyor. Le, sosyal ortamlarda sık sık  kavga çıkartıyor ve fiziksel olarak zarar görüyor. Çünkü kendini affedemiyor ve her zaman daha çok bedel ödemeye çalışıyor acıdan zevk alan bir kişiliği olmuş Li’nin abisi Jo bu durumun farkında, buna rağmen Patrick’in emanet etmesinin bir sebebi ise  Joe, Patrick ve Lee’nin birbirlerine iyi geleceğini düşünüyor, Patrick’in hayatına anlam getirmesini amaçlıyor.

Li’nin hayatını değiştirmeyeceğinin farkında  Randy kısa bir sohbetten sonra öğreniyoruz ki Randy yaşamına devam etmiş, evlenmiş ve bir bebek bekliyor Lili ise Tıpkı bıraktığı gibidir  bir adım bile ileri gitmemiştir  Patrick manchester’da yaşıyor kurulu bir düzeni ve arkadaşları var onun yanına taşınmak yerine bastona gitmek ve manasız hayatına devam etmek istiyor bu yüzden de aralarında sürekli bir anlaşmazlık var filmin kritik sahnelerinden biri de Petra yemek için buzluğu açtığı an  buzluktan bir sürü tavuk düşüyor  Patrick onları yerine koyup dolabın kapağını kapatmayı bir türlü başaramıyor Sonrasında da küçük bir panik atak geçirir  Elbette ki etkilendiği şey tavuklar değil babasının Tıpkı buzluk gibi bir nokta tutulmasından dolayı üzgün film boyunca duygularını bastırmıştı ama en ufak bir sorun da ortaya nasıl çıktığını görüyoruz Lee petry bu halde bırakıp gitmek istemiyor fakat patrick’te bastığında taşınmak istemiyor bu anlaşmazlık filmin en büyük çatışması ve linin er geç bir karar vermesi gerekecek ilerleyen sahnelerde Liv ve patric’in Tıpkı Eski günlerdeki gibi iyi anlaştığını görüyoruz zaman onları birbirlerine yakınlaştırmıştır eskisi gibi teknede vakit geçirirler

Her şey iyi giderken filmin en büyük anı yaşanıyor ve Li sokakta yürürken Randy ile karşılaşıyor bir ara yemek yiyebilir miyiz dediğinde le bunu yapamayacağını söylüyor ardından izleyen çoğu insanı hıçkırıklara boğan o meşhur diyalog yaşanıyor sana çok ağır bir şeyler söyledim kalbim kırıktı ama seninki de kırıktı biliyorum Lee Randy’nin sözlerini bölüp geçiştirmeye çalışsa da Randy ağlayarak konuşmaya devam ediyor Lee öylece ölemezsin bu inanılmaz bir cümle Çünkü Lee çok uzun süredir yaşayan bir ölüden farksız olanları bir türlü aşamıyor bu sahnede Randy’ye verdiği cevap da aslında her şeyi çok iyi açıklıyor anlamıyorsun bomboşum artık benden geriye hiçbir şey kalmadı Li bu dokunaklı cümleden sonra konuşmayı daha fazla kaldıramıyor veren deneyin yanından ayrılıyor sahnenin devamında Yine kavga çıkardığını ve kendini acı verdiğini görüyoruz arkadaşları onu bulup yaralarını iyileştirmeye çalışıyor fakat linin asıl yarısı fiziksel değil ruhu sürekli kanamaya devam ediyor tüm film boyunca ifadesiz donuk ve hayalet gibi yaşayan değil ilk kez bu sahnede ağlamaya başlıyor çünkü hissettikleri eylemsizliğini bile kıracak kadar büyük Aslında petrick ile beraber bir şeyler düzelmeye başlamıştı Fakat her şeye rağmen diye düştüğü çukurdan çıkamıyordu filmlerde acı çeken karakterlerin başına bir olay gelir ve zamanla iyileştiklerini görürüz fakat Manchester bayisi bildiğiniz o filmlerden biri değil biz de izlerken Tıpkı Joo gibi Patric’in hayatını değiştireceğini düşünmüştük

Bize hayattaki en büyük acılardan birini gösterdi bu acının etkisiyle de bir insanın yaşarken ölebileceğini geçmişindeki hataların bedelini tüm hayatı boyunca Acı çekerek ödemeye çalıştı Bu durum bana Anton Çehov’un 6 Koğuş eserinde geçen bir cümleyi hatırlatıyor “En acı ve kırıcı  olan şey bu hayatın acılara karşılık olarak mükafatla sona ermemesi  Operadaki gibi zaferle değil ölümle son bulacak olması yani bazı acıların sonunda ödülü yoktur Sadece devam edip durur ta ki her şey ölümle son bulana Tıpkı Lee’nin hissettikleri gibi Çünkü Lee çocuklarını kaybettikten sonra iyileşmek istemiyor kendine yaşattıklarını hak ettiğini ve ölene kadar devam etmesi gerektiğini düşünüyor bunu filmde defalarca görmüştük polislerle konuştuğu sahnede ifade verdikten sonra her şey bu kadar mı diye sormuştu Çünkü tutuklanmayı ve Ceza almayı bekliyordu Ayrıca çalıştığı iş o kadar ağırdı ki onun için bir cezadan farksızdı fakat Filmdeki bir sahne benim Özellikle dikkatimi çekiyor evindeki tesisatla uğraştığı bir amca  babasıyla ilgili bir hikaye anlatıyor babam genç bir adamdı teknede çalışırdı bir sabah uyandı ve bir daha geri dönmedi ne bir haber ne de bir yardım çağrısı ona ne olduğunu kimse öğrenemedi bu hikaye size Tanıdık geldi mi evi yandıktan ve ailesini kaybettikten sonra Lil Tıpkı bu amcanın babası gibi bir gün uyandı ve kayboldu Joo’nun ölümüne kadar kimse ondan doğru düzgün bir haber ya da yardım çağrısı duymadı kendisini sürgün etmişti artık onun yüzünden kimsenin canı yanmasını istemiyordu canı yanması gereken tek kişinin kendisi olduğunu düşünüyordu  hayata tekrar döner mi bilinmez ama geriye dönüp baktığımızda onu iki dokunaklı cümle ile hatırlıyoruz “Anlamıyorsun Bomboşum Artık Benden Geriye Hiçbir Şey Kalmadı Üstesinden Gelemiyorum.”

Newer posts »

© 2026

Theme by Anders NorenUp ↑