“Baharat üzerindeki güç, her şeyin üzerindeki güçtür.”
Bir zamanlar, bilinmeyen bir dünyada, varoluşun tüm renkleri ve derinlikleriyle bir araya geldiği büyüleyici bir macera başladı. Bu epik anlatıda, göz alıcı görsellerle bezenmiş, derinlikli karakterlerin serüveni sizi büyüleyecek. Bu macerada sadece doğa değil, karakterlerin iç dünyaları da derinlikli bir şekilde işleniyor. Birbirinden farklı geçmişlere sahip olan bu karakterler, izleyicinin empati kurmasını sağlayacak duygusal bağlarla birbirine bağlanıyor. Kimi zaman kahramanların içsel çatışmalarıyla, kimi zaman da dostluk ve fedakarlık gibi temalarla dolu sahneler izleyiciyi etkisi altına alıyor. Görkemli bir müzik eşliğinde ilerleyen bu macera, izleyiciyi sadece görsel olarak değil, duyusal olarak da etkiliyor. Ses tasarımı, her sahneyi adeta yaşam dolu kılıyor ve bizi o dünyanın bir parçasıymış gibi hissettiriyor. Sanatın gücüyle bezenmiş bu film, benim beklentilerimi ziyadesi ile karşıladı.
Propagandist Karakterler, Oyunculuklar
Dune evreninin kahramanı Paul Atreides, bir şarkı gibi çıkıyor karşımıza. Kötülüğe karşı savaşan bir ruh, iyilik ve cesaret dolu bir genç adam. Ancak derinliklerinde özgü güvensizlikleri ve kusurlarıyla birlikte, kalbinde ise berrak bir iyilik var. Timothee Chalamet’in nefes kesen performansıyla, Paul’un içsel çekişmeleri ve kararlılığı şarkılar gibi akıyor ekrandan. Aksiyon kahramanı yanıyla yüreğimizi coştururken, şefkatli yanıyla içimizi ısıtıyor. Güvensizliklerini ve kırılganlığını ise derin notalarla hissettiriyor bize. Bu film, karakterimizin evreninde bir yolculuğa çıkarken, bizlere de ruhumuzun derinliklerinde bir yolculuk yapma fırsatı sunuyor. Kum solucanına binme sahnesi, hayatımızın en unutulmaz melodilerinden biri haline geliyor. Yönetmenin özenle işlediği her ayrıntı, bu şarkının notalarını öyle bir işliyor ki, gerçekten 400 metre uzunluğundaki bir solucana ancak böyle binilebileceğine ikna oluyoruz. Paul’un kusurlarıyla, korkularıyla ve umutlarıyla dolu bir portresi, bu filmde adeta bir başyapıt olarak çiziliyor. Timothee Chalamet’in performansı ise bu başyapıtı adeta bir senfoninin en önemli solisti gibi süslüyor. Özellikle “Lisan al-Gaib” haline geldiği anlarda sergilediği otoriter tavır, bu şarkının yükselen notaları gibi yüreğimize dokunuyor. Sadece yüzündeki mimikler değil, aynı zamanda içindeki derin duygularla da Paul’u canlandıran Timothee Chalamet, bizlere unutulmaz bir müzikal performans sunuyor. Her sahnede, her duyguda, karakterimizin en ince ayrıntılarına kadar işlenmiş haliyle karşımıza çıkıyor. Paul’un hikâyesi, bu filmle adeta bir şiir gibi akıp gidiyor, izleyiciyi büyüleyen ve etkileyen bir melodiyi yansıtıyor.
Doğduğu gezegendeki adı Paul, mütevazı anlamına gelen Latince “Paulus” kelimesinden geliyor. Ayrıca Paulus’un Hristiyanlık dini tahrif ettiği, Hristiyanlığı başka forma soktuğu bilindik bir gerçektir. Ancak Dune gezegeninde, bir çöl faresiyle karşılaşmasıyla hayatında yeni bir isim, “Muad’dib” öğreniyor. Çölün derinliklerinde hayatta kalan bu canlıya özgü güç ve dayanıklılığı benimsemiş oluyor. Arrakis gezegenindeki önemi bir fare işaretiyle vurgulanırken, Paul için bu isim, birçok anlamı barındıran bir sembol haline geliyor. Paul daha sonra “Usul” adını da alıyor. Arapça kökenli olan bu kelime, Türkçe’de yol veya yöntem anlamında kullanılırken klasik Türk müziğinde tempoyu belirtir. Ancak Fremen dilindeki anlamı daha derin; “sütunun temeli” anlamına gelen bir sözcüktür. Bu isimler, Paul’ün hikayesindeki dönüşümleri ve karakterinin derinliklerini yansıtır. Dune mitolojisinde beklenen efsanevi kişi ise “Lisan al-Gayb” olarak bilinir. Dış dünyadan gelen ses demektir ve Fremenlerin mesih efsanesinde Arrakis’e geleceği söylenen peygamber ya da mehdiyi ifade eder. Bu kişi, onların cennete götürecek kişi olarak görülür. Tüm bu isimler ve anlamları, Paul’ün karakterindeki çeşitliliği ve dönüşümleri temsil eder. Timothée Chalamet, bu karmaşık ve derin karakteri mükemmel bir şekilde yansıtmayı başarmıştır. Özellikle “Dune: İkinci Bölüm”deki performansında, olgunluk ve derinlik açıkça görülür. Babasının ölümünden sonra gösterdiği sadakat ve bağlılık duygularını, yüz ifadesi ve mimiklerinde okuyabiliyoruz. Aynı duyguları Chani’ye de yansıttığı sahneler, onun karakterinin derinliğini ve duygusal zenginliğini gösterir.
Chani, Dune evreninde, rüyalar ve vizyonlar aracılığıyla ilk filmde görünmüş olsa da, ikinci filmde çok daha önemli bir rol üstleniyor. Zendaya’nın canlandırdığı bu karakter, muhalif bir görüşü temsil eder: Fremenlerin kendi özgürlükleri için mücadele etmeleri gerektiğini savunan bir ses olur. Bu, kitaptan farklı olarak Chani’nin dramatik bir kontrast yaratmasının yanı sıra, Fremenleri tek boyutlu bir halk olmaktan çıkararak derinlik kazandırır.Filmin yapımcıları bazı değişiklikler yaparak Chani karakterini daha belirgin hale getirmiş olsa da, bazı detayların fedakarlık edilmesi kaçınılmazdır. Örneğin, kitaptaki çocuklarının filmden çıkarılması üzücü olsa da, film uzunluğu nedeniyle bazı detaylardan feragat etmek zorunda kalınmıştır.Austin Butler’ın canlandırdığı Feyd Rautha karakteri ise korkunç bir düşman ve şeytani bir rakip olarak öne çıkar. Butler’ın bu rol için geçirdiği dönüşüm etkileyicidir; neredeyse insan dışı bir varlık haline gelir. Stellan Skarsgård’ın Baron Harkonnen rolüyle aralarında yarattığı dinamik, özellikle arena sahnesinde ortaya çıkar. Psikopatik yönü ve arena sahnesindeki vahşi yoğunluğu, filmdeki görsellikle de desteklenir. Özellikle Harkonnen gezegenindeki sahnelerde kullanılan siyah-beyaz renk paleti, atmosferi güçlendirirken aynı zamanda anlamlı bir derinlik katmıştır; çünkü o gezegenin güneşi siyahtır ve bu seçim estetik açıdan da anlamlıdır. Stellan Skarsgård’ın Baron Harkonnen yorumu, tam bir karizmayla bezeli. Filmde de, ilk filmde olduğu gibi, sürekli çamur ve yağ karışımı bir sıvıda banyo yaparak, adeta hipopotam gibi bu sıvıların içinden çıkıyor. Bu detay, karakterin daha rahatsız edici ve tehditkar bir görünüme sahip olmasına yardımcı olurken, kitapta olmayan bir ayrıntı olarak eklenmiş ve etkileyici bir özellik haline gelmiştir. Özellikle, “Apocalypse Now” filmine yapılan görsel bir saygı duruşu olarak da nitelendirilebilecek sahnelerde Baron Harkonnen’un etkileyici bir karakter çizimi yapılmıştır. Örneğin, arena sahnesinde Feyd Rautha’ya yönelik söylediği sözler, Harkonnen ailesinin acımasızlığını ve şiddet üstünlüğünü vurgular niteliktedir. Bu sözler, “Kendi çocuğumuz, yeğenimiz bile olsanız sizi işte böyle kurtların önüne atarız; ve eğer hayatta kalamazsanız zaten iktidar olamazsınız” şeklinde özetlenebilir. Bu sözler, sadece şiddetin ve gücün üstünlüğünü savunan bir dünya görüşünü yansıtır. Lady Jessica karakteri, Dune evreninde önemli bir yere sahip olan karakterlerden biridir. Rebecca Ferguson’ın canlandırdığı bu karakter, anne rolüyle koruyucu bir figür gibi görünse de, aynı zamanda Bene Gesserit rahibesi kimliğiyle de ön plana çıkar. Bu ikilem, filmde Paul üzerindeki etkisini artırır ve manipülatif bir güç haline gelir. Josh Brolin’in Gurney Halleck olarak performansı ise, karakterin sadakatini ve kararlılığını başarıyla yansıtır. Baliset çalarkenki sahneler, karakterin derinliğini ve yeteneklerini gösterirken, sadık bir yardımcı olduğunu da vurgular. Christopher Walken’ın İmparator Shaddam 4 rolü için eleştirilmesi, karakterin önemini ve derinliğini ortaya koyar. Irkı belirtilmemiş olması, karakterin zekasına ve otoritesine odaklanılmasını sağlar. Walken’ın dans figürleriyle öne çıkan kültürel bir geçmişi olması da karakteri daha ilginç hale getirir.
Biraz dikkatiniz varsa 2001 yılında yayınlanan “Weapon of Choice” şarkının sözlerine dikkat ederseniz dans figürlerinin nasıl olduğunu da anlayabilirsiniz: “Walk without rhythm. It won’t attract the worm”
Dennis Villeneuve’un alternatif bir Dune “timeline” oluşturmuş gibi Dune’un ilk filminde Paul’ün çocukluk halini genç bir şehzade olarak sarayda yani kendi gezegeninde iyi bir eğitim almıştı tecrübesi yoktu. Masum bir dünya görüşü vardı. Sonra Arrakis gezegenine taşındı ve orada çocukluktan yetişkinliğe geçmeye başladı. Çocukluğunun korunaklı alanında öğrendiği şeylerden başka buz gibi gerçeklerin de olabileceğini fark etti. Bu uzak, bu ırak diyar Arrakis’te evet bu isim benzerlikleri tesadüf değil gerçeklik spektrumunun da en uç noktalarına gitti orada politika ve siyasetle tanıştı; boyun eğdirilen, ezilen halkları gördü; ihanetle, zulümle ve tabi ki ölümle karşılaştı. Neredeyse sevdiği her şeyi kaybetti. Babasını, rol modelini, arkadaşlarını sadece annesiyle o çöl gezegeninde tek başına, yapayalnız kaldı. Sonra o gezegenin asıl sahipleri, yerli halkı fremenlerle karşılaştı. Kendini ispat edebilmek için onlardan biriyle Jamis’le- ölümüne dövüştü. Ve ilk filmin sonunda onu öldürdü. Böylece çocukluktan çıkıp yetişkin bir adam haline gelmiş oldu. Ama bence orada sadece çocukluktan çıkmak zorunda kalmadı, çocukluğunu öldürmüş oldu. Masumiyetini kaybetti. Bir keresinde bir Bene Gesserit’in sesi şöyle demişti: “Bir can alırken, kendi canını da alırsın.” Evet Jamis’i öldürürken aslında sembolik olarak kendi çocukluğunun canını da almıştı. Öldürdüğü Jamis adlı fremenle karşılaşmadan çok daha önce onu rüyalarında ve vizyon ya da hayallerinde görmeye başlamıştı. Hatta bir kum fırtınasından onu Jamis’in bilgeliği kurtarmıştı.
“Hayatın gizemi çözülecek bir sorun değil, yaşanacak bir gerçekliktir. Durdurularak anlaşılamayacak bir süreç. Sürecin akışıyla hareket etmeliyiz. Ona katılmalıyız. Onunla birlikte akmalıyız.”
İkinci film ise kaldığımız yerden ; Jamis’in cesedini gömmüyorlar. Onu yanlarında taşıyorlar. Çünkü bu gezegende su çok az ve o yüzden çok kıymetli. Ölen birinin bedenindeki sıvılar da öyle. Hatta öyle ki binlerce yıldan beri ölenlerin vücudundan toplanan suları dökerek oluşturdukları kutsal bir göl var. İkinci film Paul için artık bilgi değil tecrübe kazanma hikâyesi. O artık soylu saraylı geçmişinden kopmuş, yeni bir kabilenin ferdi haline gelmeye çalışıyor. Filmin başıyla sonu arasında yine devasa bir dönüşüme tanıklık edeceğiz. Çünkü başlangıçta kendisine biçilen “kurtarıcı” rolünden ısrarla kaçınmaya çalışan biri. Onu ilk filmden beri tanımaya çalışırken ne kadar nazik, kibar, hassas bir karakteri olduğunu gördük. Oysa koskoca bir gezegeni kurtarmak için bundan çok daha fazlasına ihtiyaç var. Paul, işte bu beklentilerden kaçmaya çalışıyor. Hani gençken bazı hayallerimiz vardır ya. Kendi yapmak istediğimiz şeyler. Ama bir yandan da ailemizin, çevremizin, arkadaşlarımızın bize dikte ettiği başka şeyler vardır. Liseden mezun olunca, otomatik olarak üniversiteye gitmek zorundayızdır. Sonra bir iş bulup çalışmak, evlenmek, çoluk çocuğa karışmak şeklinde devam eder hayatın bu pek de “gizemli” gözükmeyen akışı.
“Kişisel gözlemlerim, siyaset ve ekonominin oluşturduğu güç alanında ve mantıksal bir sonuç olarak savaşta, insanların toplumun mit dokusuna büründüğü herhangi bir lidere karar verme kapasitelerini teslim etme eğiliminde olduklarını bana ikna etti. Hitler bunu yaptı. Churchill bunu yaptı. Franklin Roosevelt yaptı. Stalin yaptı. Mussolini yaptı.”
Dune’un temalarından biri şudur: Ne kadar hayran olunası görünseler de otorite sahiplerine eleştirel yeteneklerinizi teslim etmeyin. Kahramanın dış görünüşünün altında, insani hatalar yapan kusurlu birini bulacaksınız… Kahramanlar acı vericidir, süper kahramanlar ise bir felakettir. Çünkü süper kahramanların hataları çok daha fazla sayıda insanı felakete sürükler. Bir çok filmde süper kahramanları iyi olarak anlatırlar ama arka planda verdikleri zararı hiç göstermezler. İşte bu filmde öyle böyle süper değil olağanüstü süper bir kahramanın hikayesini takip ediyoruz. Sahte bir mesih bu. Fakat Paul’ün gerçekleştirdiği bu kehanet, daha önce izlediğimiz destanlardakinden farklı. Star Wars, Matrix ya da Yüzüklerin Efendisi’ndeki gibi değil. Çünkü oralarda şeytani bir gücün yok edilmesine dair kehanetler gerçekleşiyordu. Buradaysa kehaneti yazanlar Bene Gesserit rahibeleri ve onu yazarken kendi menfaatlerine göre toplumsal hafızayı şekillendiriyorlar. Fremenlerin mucize olarak gördükleri şey, illuminati benzeri güçlü bir düzenin nesiller boyu beyin yıkamasından başka bir şey değil. Onların bir peygamber gibi beklediği Paul, ancak Kwisatz Haderach olarak bunu yapabilir. Ve o haliyle bir Luke Skywalker’dan, bir Neo’dan ya da Aragorn’dan farklı bir pratogonist olmak zorunda. Belki de o yüzden bu dönüşümü başkaları için zehirli “ab-ı hayat” suyundan içerek gerçekleştirdiğini gösteriyor. Hatırlarsanız filmde Paul’den önce annesi o suyu içmişti ve belki de o yüzden artık anne rolünü kaybedip yeni bir insan haline gelmişti. Gerçek dünyada da bu biraz böyledir. İnsanların o mavi sıvıyı içtiklerini göremezsiniz. Onun yerine “para suyu” vardır, “ilgi ve şöhret suyu” vardır, “otorite ve makam suyu” vardır. Bu suları “ab-ı hayat” zannederek içenlerin bazıları sarhoş olur, egoları şişer ve kendilerini kaybeder. İşte Frank Herbert’ın ve onun yazdığı bu Dune evreninin tezi şu. Sorun sadece bu bireylerde değil. Sorun bu tür figürleri yaratan ve yaratmakla kalmayıp onları güçlendiren sistemde. Sistemin kendisi buna yol açıyor. Sistemin kendisi bir zamanlar suların gürül gürül aktığı Dune gezegenini, yağmalanmış ve sömürülmüş Arrakis gezegenine dönüştürüyor. Aynı sorun ekolojik bir felaket olarak bizim Dune’umuzu yani Dünya’mızı da başka bir şeye dönüştürebilir.
Filmin sonunda Paul ve Feyd arasında bir düello var. Bu düellonun yapıldığı mekan ve oradaki kişiler adeta bir satranç tahtası ve üzerindeki taşlar gibi hissettirdi bana. En son Christopher Walken’ın canlandırdığı padişah imparator Şaddam’ın karşısına geçti Paul ve ona “şah!” çekti. Tam o sırada imparatorun babası hakkında söylediği sözler çok çarpıcı. Dedi ki: “Çünkü [Leto] kalbin kurallarına inanan bir adamdı ama kalbin hükmedebilecek bir özelliği yoktur. Başka bir deyişle baban zayıf bir adamdı.”
Bu çok enteresan bir dünya görüşü; insani ahlakın topluma zarar verici olduğunu ima ediyor. Bir imparatorluğun gelişebilmesinin, bırakın gelişmesini var olabilmesinin tek yolu mantıktır, pragmatizmdir, rasyonelliktir anlamına geliyor. Hükmetmek için kalbi bir kenara bırakacaksın.
The End
Feyd ve Paul arasındaki bu düello sahnesinde, ikisini bir madalyonun iki yüzü olarak görebiliriz. Bir yüzünde akıl, diğer yüzünde kalp var. Bir yüzünde bir canavar, diğer yüzünde minik bir çöl faresi. Bir yüzünde sosyopat, diğerinde bir kurtarıcı. Ve düellonun başında bu sosyopat canavar Paul’ü karnından bıçaklıyor. Ya da Paul kendisini öldürmeyecek bir bıçak darbesi alma stratejisini benimsiyor. Belki de bu en başından beri onun planıydı. bu strateji işe yarıyor. Hem karşısındaki bu piyonu, hem de onu yetiştiren dayısı baronu öldürüyor ve hepsinin başındaki imparatora kadar gidip ona şah çekiyor. Şah kendini akıl karşıtı sözleriyle savunuyor ve işte bu sözler karşısında Paul’ün yaptığı seçim kimilerini üzebilir. Chani’yi üzdüğü gibi. Çünkü Chani kalbi temsil ediyor. Paul ise seçimini güçten yana yaptı. Chani yerine İmparatorun kızı Irulan’ı tercih etti. Bu güç oyunlarında kontrolü ele almayı, rasyonel davranmayı seçti. İnsanlık tarihinde yüzlerce kez tanık olduğumuz politik seçimlerden birini yaptı ve aynı anda gezegenin yörüngesinde bekleyen diğer güçlere de savaş açtı. “Lead them to paradise – Onları cennete gönderin!” Buz gibi bir ifade. “Benim kazanmam için onları feda edin” Milyarlarca insanın yok olacağını gördüğü kutsal savaşın başlangıcı. Çocukken korkup kaçındığı o geleceği bizzat kendi sözleriyle yaratmış oldu. İkinci bölümde o Paul Muaddib olarak öldü, Paul Harkonnen olarak dirildi.
Hanginiz buna sevindi, hanginiz Chani gibi ihanete uğramış hissetti bilemiyorum. Filmin sonu bu anlamda iyi bir son mu yoksa kötü bir başlangıç mı ona herkes kendi karar versin. Peki tatmin edici bir son mu bu? Bence kesinlikle öyle. En azından bu bölüm için. Hele o son sahnede Bene Gesserit rahibesi Mohiam’ın “Ne yapmak üzere olduğunu bir düşün, Paul Atreides.” deyince ona “Silence!” diye ses gücüyle cevap verdi ya, orada alkışladım işte . “Hangi tarafta olduğun önemli değil!” Her şekilde biz kontrol edeceğiz. Padişahları da, imparatorları da… Bene Gesserit’ler Dune evreninin gerçek efendileri. Çok iddialılar bu iki filmle Frank Herbert’ın yazdığı Dune romanı ve kitabı bitti
Benzerlikler ise;
Star Wars’un Star Trek’in benzerlik ise Tatooine gezegeni neden çöllerle kaplı Jedi’ların “force” dediği şey, Bene Gesserit’lerin kullandığı “voice”a çok benziyor Bay Spock’la temsil edilen mantık ırkı Vulkanlılar’dan önce insan bilgisayar denilen “mentat”lar vardı. Etkisi bu kadar güçlü olan bir eser bu. Bu arada neden insan bilgisayarlar var çünkü Dune evreninde insan eliyle yapılan bilgisayarların yapay zekası o kadar gelişmiş ki insanlar makinelere karşı “Butleryan Cihat”ını başlatıp onları bir daha geri gelmeyecek şekilde yok etmek zorunda kalmışlar. Sanki bir Terminatör
ÂB-ı HAYÂT
Unutulmaz Replikleri….
“Birçok şey öğreneceksin, oğlum. Birincisi, korkunun tam olarak ne olduğunu.” – Duke Leto Atreides
“Dikkat et, çünkü kum kurtları, baharatın gerçek sahipleridir.” – Stilgar
“Bir çocuk ne zaman adam olur, biliyor musun? Adam olmayı seçtiğinde.” – Lady Jessica
“Baharat, evrenin kontrolünü ele geçirmenin anahtarıdır.” – Baron Vladimir Harkonnen
“Dünya ve insanlık için savaşmak, her zaman bedeli olan bir şeydir.” – Duncan Idaho
“Gerçek güç, kendi kaderini yazabilenindir.” – Paul Atreides / Muad’Dib
“Gözünüzün önünde olanı görmek, zaman zaman en zorudur.” – Dr. Wellington Yueh
“Gerçek liderlik, sadece güç gösterisinden değil, aynı zamanda insanların kalplerini kazanmaktan gelir.” – Chani
“Bir liderin, halkının gücüne olan inancını yitirmeden önce, halkının liderine olan güvenini kazanması gerekir.” – Thufir Hawat
“İnsanlar, seçtikleri yoldan daha fazlasıdır. Seçtikleri yolu onurlu bir şekilde yürütmek de önemlidir.” – Gurney Halleck