Etiket: Film (Page 1 of 2)

Ateşböceklerinin Mezarı

Ateşböceklerinin Mezarı
Sene 1945, II. Dünya Savaşı’nın sonları… Japonya, müttefiklerin ağır hava saldırıları altında eziliyordu. Kobe şehri de bu saldırılardan nasibini almış, şehir alevler içinde kalmıştı. Bu kaosun ortasında, genç bir delikanlı olan Seita, annesini bulmaya çalışırken küçük kız kardeşi Setsuko’yu korumak zorundaydı. Bir zamanlar huzurlu olan yaşamları, savaşın acımasızlığıyla yerle bir olmuştu.
Seita ve Setsuko’nun babası, Japon İmparatorluk Donanması’nda görevliydi ve çocuklar anneleriyle birlikte yaşıyorlardı. Ancak, bir bombardıman sırasında anneleri ağır yaralandı ve kısa süre içinde hayatını kaybetti. Seita, kardeşi Setsuko ile birlikte hayatta kalmanın yollarını aramaya başladı. Önceleri bir akrabalarının evine sığınsalar da, zamanla orada istenmediklerini hissettiler. Bu yüzden kendi başlarının çaresine bakmak zorunda kaldılar.
Seita, elinden gelen her şeyi yaparak kardeşine bakmaya çalıştı. Birlikte, terk edilmiş bir barınağa yerleştiler. Seita, çaldığı yiyeceklerle Setsuko’yu beslemeye çalışsa da, kaynaklar hızla tükeniyordu. Setsuko’nun sağlığı giderek kötüleşiyor, açlık ve hastalık onu bitap düşürüyordu. Kardeşine umut vermek için Seita, geceleri ateşböcekleri toplar ve barınaklarına getirirdi. Ateşböceklerinin kısa ömürlü parıltısı, karanlık dünyalarına bir nebze olsun ışık getirirdi. Ancak Setsuko, ateşböceklerinin neden bu kadar çabuk öldüğünü sorduğunda, Seita’nın içindeki çaresizlik daha da büyüyordu.
Günler geçtikçe, Seita’nın umutsuz çabaları sonuçsuz kalıyordu. Bir gün, geri dönüp ailesinin banka hesabından para çekmeye karar verdi. Ancak, döndüğünde Setsuko’nun çok daha kötü durumda olduğunu gördü. Biraz yiyecek getirmiş olsa da, bu Setsuko’yu kurtarmak için yeterli değildi. Küçük kız kardeşi, Seita’nın kollarında son nefesini verdi.
Seita, Setsuko’nun küçük bedenini gömüp üzerine ateşböceklerinden yapılmış bir mezar koydu. Kardeşinin ölümüyle dünyası tamamen kararan Seita, kendisini sokaklarda buldu. Açlık ve umutsuzluk içinde, yavaş yavaş yaşamını yitirdi. Filmin başında görülen ruhları, Seita ve Setsuko’nun barış içinde yeniden bir araya geldiğini gösterir.

“Grave of the Fireflies” (Hotaru no Haka) 1988 yılında yayımlanan bir Japon anime filmi olup, yönetmenliğini Isao Takahata yapmıştır ve Studio Ghibli tarafından üretilmiştir. Film, II. Dünya Savaşı sırasında Japonya’da hayatta kalmaya çalışan iki kardeşin dokunaklı hikayesini anlatmaktadır.
Film, Seita ve Setsuko isimli iki kardeşin savaşın yıkıcı etkileri altında verdikleri hayatta kalma mücadelesine odaklanır. Film, savaşın masum siviller üzerindeki trajik etkilerini ve bu zorlu koşullarda insanlıklarını korumaya çalışan iki çocuğun hikayesini anlatırken, izleyiciye derin bir empati duygusu kazandırır. Ana temaları arasında savaşın masumlar üzerindeki yıkıcı etkileri, kardeş sevgisi ve insanın dayanma gücü yer alır.
Karakterleri:
Seita: Filmin baş karakteri olan Seita, kardeşine bakmak için elinden geleni yapar. Onun üzerinden, izleyiciler genç bir çocuğun savaşın getirdiği yüklerle nasıl başa çıktığını görürler.
Setsuko: Seita’nın küçük kız kardeşi olan Setsuko, savaşın masum kurbanlarından biridir. Onun sevimliliği ve masumiyeti, izleyicilerin kalplerine dokunur ve savaşın acımasızlığını daha da gözler önüne serer.
Görsel ve Anlatım Tarzı: Film, Studio Ghibli’nin karakteristik tarzına sadık kalarak, detaylı ve duygusal açıdan etkileyici animasyon sunar. Doğal ve gerçekçi çizim stili, hikayenin trajedisini daha da vurgular. Anlatım, yavaş ve dikkatli bir şekilde ilerler, izleyiciyi karakterlerin dünyasına daha derinlemesine çeker.
Duygusal Etki: “Grave of the Fireflies”, izleyiciyi derinden etkileyen ve genellikle gözyaşlarına boğan bir film olarak bilinir. Filmin hüzünlü ve acıklı doğası, savaşın insani maliyetini çarpıcı bir şekilde ortaya koyar. İzleyiciler, Seita ve Setsuko’nun yaşadığı zorluklar ve kayıplarla birlikte, savaşın anlamsızlığını ve trajedisini daha iyi anlarlar.
Sonuç olarak, “Grave of the Fireflies” savaşın acımasızlığını ve masumlar üzerindeki yıkıcı etkilerini derinlemesine ve etkileyici bir şekilde anlatan bir başyapıttır. İzleyicilere unutulmaz bir deneyim sunan bu film, hem anlatımı hem de görselliğiyle uzun süre akıllarda kalır.

“Grave of the Fireflies”ın temaları ve hikayesi, savaşın masumlar üzerindeki etkilerini anlatan filmleri hatırlattı işte birkaç film
“Schindler’s List” (1993)
Steven Spielberg
II. Dünya Savaşı sırasında Oskar Schindler adlı bir Alman işadamının, Yahudi işçilerini Nazilerden kurtarma çabalarını anlatır.
Her iki film de savaşın masumlar üzerindeki yıkıcı etkilerini gözler önüne serer. “Grave of the Fireflies” savaşın çocuklar üzerindeki etkisine odaklanırken, “Schindler’s List” Yahudi Soykırımı’nın dehşetini ve insan ruhunun dayanıklılığını vurgular. Her iki film de duygusal açıdan ağır ve izleyici üzerinde derin bir etki bırakır.
“The Pianist” (2002)
Roman Polanski
Polonyalı Yahudi piyanist Władysław Szpilman’ın II. Dünya Savaşı sırasında Varşova Gettosu’nda hayatta kalma mücadelesini anlatır.
Her iki film de savaşın bireyler üzerindeki kişisel ve trajik etkilerini detaylandırır. “Grave of the Fireflies”ın Seita ve Setsuko’su gibi, “The Pianist”te de Szpilman hayatta kalmak için büyük zorluklarla karşı karşıya kalır. Her iki film de gerçek olaylara dayanır ve savaşın bireyler üzerindeki etkisini samimi ve dokunaklı bir şekilde anlatır.
“Life is Beautiful” (1997)
Roberto Benigni
İtalyan bir Yahudi babanın, oğlu ile birlikte Nazi toplama kampında hayatta kalma çabasını, oğlunu korumak için bir oyun gibi sunarak anlatır.
“Life is Beautiful” savaşın yıkıcılığına rağmen umut ve sevginin gücünü vurgular. “Grave of the Fireflies” ise daha trajik bir tonla, savaşın acımasız ve kaçınılmaz sonuçlarını anlatır. Her iki filmde de çocukların bakış açısından savaşın etkileri görülür, ancak “Life is Beautiful” daha iyimser bir mesaj verir.
“Come and See” (1985)
II. Dünya Savaşı sırasında Belarus’ta genç bir çocuğun yaşadığı savaş dehşetini anlatır.
“Come and See” ile “Grave of the Fireflies” arasında benzerlikler, her iki filmin de savaşın çocuklar üzerindeki travmatik etkilerini anlatmasıdır. “Come and See” daha grafik ve şok edici sahnelerle savaşın korkunçluğunu gösterirken, “Grave of the Fireflies” daha duygusal ve karakter odaklı bir anlatım sunar. Her iki film de izleyiciyi savaşın gerçek yüzüyle yüzleştirir.
Bu filmler, “Grave of the Fireflies”ın temaları ve duygusal etkisi ile benzerlikler taşır, ancak her biri kendi anlatım tarzı ve perspektifi ile savaşın yıkıcılığını farklı açılardan işler.
O zaman yazımızı şu soru  ile tamamlayalım “Neden ateşböcekleri bu kadar çabuk ölüyor?”

Karakterlerin Bitki Bakımı: İçsel Çatışmaları ve Duygusal Derinlikleri

Filmlerde ve edebiyatta kötü karakterler genellikle acımasızlık, hırslar ve karanlık yanlarıyla tanımlanır bazı durumlarda, bu karakterlerin beklenmedik bir şekilde bitki bakımıyla ilgilenmesi, içsel çatışmalarını ve duygusal derinliklerini vurgular. Kötü karakterlerin bitki bakımıyla ilgili alışkanlıkları, onların insanlık ve hassas bir yanını gösterir.

Karakter Analizi
Patrick Bateman (American Psycho): Patrick Bateman karakteri, acımasız bir seri katil olmasına rağmen oldukça titiz bir bitki bakıcısıdır. Filmde, lüks dairelerindeki bitkilerle ilgilendiği sahneler onun detaycı ve düzenli bir yapısını gösterir.
Tyler Durden (Fight Club): Tyler Durden karakteri, film boyunca bitki yetiştirme konusunda bir tutkuya sahiptir. Bu alışkanlığı, karakterin içsel bir denge arayışını ve doğaya olan bağını yansıtır.
Karakterin Güdülenmesi
Kontrol İhtiyacı: Kötü karakterlerin çoğu, hayatlarında kontrol etmek istedikleri şeylerin farkında olan kişilerdir. Bitki bakımı gibi düzenli bir aktivite, onlara bu kontrol hissini sağlar ve duygusal olarak rahatlamalarını sağlar.
Hassasiyet ve Saflık İhtiyacı: Bazı kötü karakterlerin bitki bakımıyla ilgilenmesi, içlerindeki saflık ve hassasiyet ihtiyacını yansıtabilir. Bu alışkanlık, izleyicilere karakterin sadece yüzeydeki kötülüğünü değil, aynı zamanda insanlık ve karmaşıklığını da gösterir.
Karakter Gelişimi ve İlişkilendirme
İçsel Dönüşüm: Bazı filmlerde kötü karakterler, bitki bakımı gibi alışkanlıkları sayesinde içsel bir dönüşüm geçirebilirler. Bu, karakterin derinliğini ve gelişimini vurgular.
İlişkisel Bağlar: Kötü karakterlerin bitki bakımıyla ilgilenmeleri, bazen başka karakterlerle ilişkilerini geliştirmelerine olanak sağlar. Özellikle bu alışkanlık, başka karakterlerle duygusal veya zihinsel bağlar kurmalarını sağlar.
Kötü karakterlerin bitki bakımıyla ilgili alışkanlıkları, karakterlerin insanlık ve karmaşıklığını vurgularken aynı zamanda izleyicilere karakterler hakkında daha derin bir anlayış sunar. Bu tür detaylar, karakterlerin sadece yüzeydeki kötülüğüyle değil, aynı zamanda iç dünyalarıyla da ilgili olduğunu gösterir.

Kötü karakterlerin film veya edebiyat eserlerinde besledikleri bitkilerden bazıları

Spathiphyllum (Barış Lilyumu): Bu bitki genellikle iç mekanlarda yetiştirilir ve huzur verici bir etkiye sahiptir. Kötü karakterlerin bu bitkiyi tercih etmesi, içlerindeki huzursuzluğa ve sakinleşme ihtiyacına işaret edebilir. Örneğin, “American Psycho” filminde Patrick Bateman karakteri, lüks dairelerinde Barış Lilyumu yetiştirir.
Ficus (Süs Fidanı): Süs fidanları genellikle bakımı kolay olduğu için tercih edilir ve iç mekanlarda sıklıkla görülür. Kötü karakterlerin bu bitkiyi beslemesi, belki de kendilerine olan güvenlerini artırmaya veya bir tür rutine sahip olmalarına yardımcı olabilir. Örneğin, “Fight Club” filminde Tyler Durden karakteri, sıradan bir dairede Ficus bitkileri yetiştirir.
Epipremnum aureum (Aşk Merdiveni): Aşk Merdiveni bitkisi, iç mekanlarda yaygın olarak kullanılan ve bakımı kolay olan bir bitkidir. Kötü karakterlerin bu bitkiyi tercih etmesi, belki de onların içsel dengesizliklerine karşı bir tür denge arayışını yansıtabilir. Örneğin, “American Psycho” filminde Patrick Bateman karakteri, lüks dairelerinde Aşk Merdiveni yetiştirir.
Sansevieria (Dilber Kaktüsü): Dilber Kaktüsü, dayanıklı ve az bakım gerektiren bir bitkidir. Kötü karakterlerin bu bitkiyi beslemesi, belki de onların duygusal dayanıklılıklarını ve iç güçlerini simgeler. Örneğin, “Fight Club” filminde Tyler Durden karakteri, sıradan bir dairede Dilber Kaktüsü yetiştirir.

Peki kaktüs besleyen bir kötü karakteri analiz edersek;

Karakter Analizi: Kaktüs besleyen bir kötü karakter, genellikle dikkat çekici bir seçimdir çünkü kaktüsler dayanıklı, sert ve zorlu koşullara uyum sağlayabilen bitkilerdir. Bu özellikler, kötü karakterin karakteristikleriyle örtüşebilir veya tezat oluşturabilir.
Dayanıklılık ve Güç İmajı: Kaktüsler genellikle dayanıklılık ve güç sembolü olarak görülür. Bir kötü karakterin kaktüs yetiştirmesi, onun zorlu durumlara karşı dayanıklı olduğunu ve güçlü bir karakter olduğunu vurgulayabilir. Bu durumda, karakterin çevresindeki zorluklara meydan okuma ve onları aşma yeteneğine sahip olduğu mesajını verebilir.
İzolasyon ve Koruma İhtiyacı: Kaktüsler, doğal ortamlarında genellikle yalnız veya izole bir şekilde büyürler. Bir kötü karakterin kaktüs yetiştirmesi, kendini izole etme veya koruma içgüdüsünü yansıtabilir. Belki de karakter, içsel dünyasında yalnızlık veya güvensizlik hissi taşıyor ve kaktüsler onun bu duygularını yansıtıyor.
Zorluklarla Baş Etme Kabiliyeti: Kaktüsler, su tasarrufu yaparak ve sert çevre koşullarına uyum sağlayarak hayatta kalma yetenekleriyle bilinirler. Kötü karakterin kaktüs yetiştirmesi, onun zorluklarla baş etme yeteneğini simgeler. Belki de karakter, hayatında karşılaştığı engelleri aşma konusunda kararlı ve dirençlidir.
Duygusal Soğukluk veya Savunmacı Bir İmaj: Bazı durumlarda kaktüs, duygusal soğukluk veya savunmacı bir duruşun sembolü olarak kullanılabilir. Kaktüs besleyen bir kötü karakter, duygusal olarak mesafeli veya korumacı bir yapıya sahip olabilir. Bu, karakterin iç dünyasında duygu gösterme konusunda çekinceleri olduğunu veya güven sorunları yaşadığını gösterebilir.
Kaktüs besleyen bir kötü karakter, genellikle karakterin güçlü, dayanıklı ve zorluklarla baş etme yeteneğini yansıtan bir imaj oluşturur, karakterin içsel dünyasında da bazı duygusal derinlikleri veya çatışmaları vurgulayabilir.

Peki Kedi besleyen bir kötü bir  karakterimiz varsa;

Karakter Analizi: Kedi besleyen bir kötü karakter, genellikle ilginç bir seçimdir çünkü kediler genellikle bağımsız, gizemli ve zeki olarak algılanırlar. Bir kötü karakterin kedi beslemesi, karakterin bazı özelliklerini veya içsel çatışmalarını yansıtabilir.
Bağımsızlık ve Kendine Güven İmajı: Kediler genellikle bağımsızlık ve özgürlük sembolü olarak görülürler. Bir kötü karakterin kedi beslemesi, onun da bağımsız, kendine güvenen ve kendi kararlarını alan bir karakter olduğunu vurgulayabilir. Bu karakteristikler, kötü karakterin gücünü ve kontrolünü simgeler.
Gizem ve Sırlar: Kediler genellikle gizemli ve sırlarla dolu varlıklar olarak algılanırlar. Bir kötü karakterin kedi beslemesi, karakterin gizemli bir yanını ve derinliklerini yansıtabilir. Belki de karakterin geçmişinde veya motivasyonunda sırlar ve gizemler yatıyor ve kedi, bu sırları temsil ediyor.
Duyarlılık ve Hassasiyet: Kediler, sahiplerine karşı duyarlılık ve hassasiyet gösterirler. Bir kötü karakterin kedi beslemesi, karakterin duygusal bir yanını ve iç dünyasındaki hassasiyetleri yansıtabilir. Belki de karakterin dış dünyadaki sert tavırlarının altında duygusal bir boşluk veya yaralanma yatar ve kedi, bu duygusal bağın bir ifadesidir.
Manipülatif ve Çıkarcı İmaj: Bazı durumlarda kedi, manipülatif veya çıkarcı bir imajın sembolü olarak kullanılabilir. Kötü karakterin kedi beslemesi, belki de karakterin başkalarını kontrol etme veya kendi çıkarları için kullanma eğilimini yansıtabilir. Bu durumda, kedi karakterin manipülatif yanını simgeler.
Kedi besleyen bir kötü karakter, genellikle karakterin gizemli, bağımsız ve duyarlı bir yanını yansıtan bir imaj oluşturur. Ancak bu seçim, karakterin içsel dünyasında bazı çatışmaları veya duygusal derinlikleri de yansıtabilir.

Kötü Karakterlerin Süt İçme Alışkanlığı: Masumiyet ve Kötülük Arasındaki Tezat

Filmlerde ve edebiyatta kötü karakterler genellikle çeşitli alışkanlıklarla tasvir edilirler. Ancak bazı durumlarda, bu karakterleri daha derinlemesine incelemek ve izleyiciyi şaşırtmak için beklenmedik özelliklerle donatırlar. Bu bağlamda, kötü karakterlerin süt içme alışkanlığı, masumiyet ve kötülük arasında ilginç bir tezat oluşturur.
Kötü karakterlerin genellikle sert, acımasız ve karanlık yönleri vurgulanır. Ancak süt içme alışkanlığı gibi masum bir eylem, izleyicide şaşkınlık yaratır ve karakterin derinliğini artırır. Bu tezat, karakterin karmaşıklığını ve içsel çatışmalarını vurgular.
Süt, genellikle masumiyet, saflık ve çocuksu bir imajla ilişkilendirilir. Kötü karakterlerin süt içme tercihi, onları daha insani ve gerçekçi kılar. İzleyiciyi karakterin geçmişi ve motivasyonu hakkında düşünmeye sevk eder.
Psikolojik olarak kötü karakterlerin süt içme alışkanlığı, genellikle karakterin psikolojisine dair ipuçları sunar. Belki de karakterin çocukluk döneminde yaşadığı bir travma veya kayıp, süt içme alışkanlığının temelinde yatan nedenlerden biridir. Bu da karakterin daha derin bir anlayışını sağlar.
Kötü karakterlerin beklenmedik alışkanlıkları, onları izleyici için daha unutulmaz hale getirir. Süt içme alışkanlığı gibi detaylar, karakterin daha önce görülmemiş ve çarpıcı yanlarını ortaya çıkarır, süt içme alışkanlığı, karakterlerin derinliğini artıran ve izleyiciyi karakterlerin arkasındaki gizemi çözmeye teşvik eden önemli bir detaydır.

Filmlerde kötü karakterlerin alışılmadık, alışkanlıkları sıkça kullanılır. İşte bunlardan bazıları;

Müzik Zevki: Kötü karakterlerin sıradışı müzik zevkleri, karakterin derinliğini ve kişiliğini vurgulamak için kullanılabilir. Örneğin, bir korku filmi kötü karakteri klasik müzik dinleyebilir, bu da onun sofistike ve rafine bir yanı olduğunu gösterebilir. Kingsman: Gizli Servis (2014): Gazelle karakteri, kötü karakter olmasına rağmen klasik müziği tercih eder. Bu, karakterin sofistike ve kültürlü bir yanını gösterir. Aynı zamanda filmdeki diğer kötü karakterlerden farklılaşmasını sağlar. Silence of the Lambs (1991): Dr. Hannibal Lecter karakteri, klasik müziği çok sever. Özellikle Clarice ile olan diyaloglarında müzik üzerine konuşmalar yapar. Bu, karakterin karmaşıklığını artırır ve izleyicinin onu sadece bir seri katil olarak değil, aynı zamanda duygusal ve entelektüel bir karakter olarak görmesini sağlar.

Bitki Bakımı: Kötü karakterlerin bitki bakımı yapması, onların duyarlı ve hassas bir tarafı olduğunu gösterebilir. Bu alışkanlık, karakterin duygusal yönlerini vurgulamak için kullanılabilir. American Psycho (2000): Patrick Bateman karakteri, oldukça titiz bir bitki bakıcısıdır. Bu alışkanlığı, karakterin detaycı ve düzenli bir yapısını yansıtır. Aynı zamanda filmdeki diğer yönlerinden farklı bir boyut ekler. Fight Club (1999): Tyler Durden karakteri, film boyunca bitki yetiştirme konusunda bir tutkuya sahiptir. Bu, onun içsel bir denge arayışını temsil eder ve karakterin daha derin bir düşünce yapısına sahip olduğunu gösterir.

Hayvan Sevgisi: Kötü karakterlerin hayvanlara olan sevgisi veya hayvanlarla olan ilişkisi, onların duygusal ve insan yanlarını gösterir. Bu alışılmadık özellik, karakterin karmaşıklığını ve iç dünyasını göstermek için kullanılabilir. Örneğin, bir kötü karakterin sokakta terkedilmiş hayvanlara bakması, onların insanlara duyduğu merhamet ve empatiyi yansıtabilir. Bu tür bir alışkanlık, karakterin sadece kötü eylemlerini değil, aynı zamanda içsel çatışmalarını ve duygusal derinliğini vurgular. Kingsman: Gizli Servis (2014): Gazelle karakteri, kötü karakter olmasına rağmen hayvanlara büyük bir sevgi gösterir. Özellikle köpekleriyle olan ilişkisi, karakterinin duygusal ve insan yanlarını gösterir. Silence of the Lambs (1991): Dr. Hannibal Lecter karakteri, kötücül bir seri katil olmasına rağmen nadiren bir kötü karakter olarak görülür. Onun nadir insanlara gösterdiği empati ve hayvan sevgisi karakterini derinleştirir,

Sanat Tutkusu: Kötü karakterlerin sanatla ilgilenmesi veya bir sanat dalında yetenekli olması, onların yaratıcı ve derin bir düşünce yapısına sahip olduğunu gösterebilir. The Thomas Crown Affair (1999): Thomas Crown karakteri, zengin bir iş adamı olmasının yanı sıra sanata büyük bir tutkuyla bağlıdır. Özellikle sanat eserlerini çalmak için işlediği suçlarla bu tutkusunu yansıtır. Bu, karakterin karmaşıklığını ve zenginlik arayışını vurgular. The Picture of Dorian Gray (1945): Dorian Gray karakteri, güzelliğinin ve gençliğinin sonsuza kadar korunmasını sağlayan tablosuna olan tutkusunu yansıtır. Sanatın gücünü ve karakterin içsel çatışmalarını gösteren önemli bir tema olarak işlenir.

Eski Fotoğraflara Duyulan İlgi: Kötü karakterlerin eski fotoğraflara olan ilgisi, genellikle karakterin geçmişine ve kökenlerine dair bir merakı yansıtır. Bu alışkanlık, karakterin geçmişindeki gizemli veya travmatik olayları işaret edebilir. Örneğin, bir kötü karakterin sürekli eski aile albümlerini incelemesi ve belirli bir fotoğrafı defalarca inceliyor olması, izleyiciye karakterin geçmişi hakkında ipuçları verebilir. Bu da karakterin daha derin bir anlayışını sağlar ve onu daha gerçekçi kılar. Shutter Island (2010): Teddy Daniels karakteri, geçmişindeki sırları ve gizemleri çözmek için sürekli eski fotoğrafları inceleyen bir dedektiftir. Bu, karakterin geçmişine olan ilgisini ve iç dünyasını yansıtır. Blade Runner (1982): Roy Batty karakteri, film boyunca geçmişiyle ilgili ipuçları arar. Kendi geçmişi hakkında daha fazla bilgi edinmek için eski fotoğrafları inceler.
Bu tür detaylar, kötü karakterlerin sadece yüzeydeki kötücül yanlarını değil, aynı zamanda derinliklerindeki insanlık ve karmaşıklığı da göstermek için kullanılabilir.

İşte bu detaylar, kötü karakterleri sadece yüzeydeki kötülükleriyle değil, aynı zamanda iç dünyaları, geçmişleri ve duygusal yönleriyle birlikte ele almamızı sağlar. Bu da karakterlerin daha gerçekçi ve ilgi çekici olmalarını sağlar.

Prometheus’un Mirasının İzinden Mühendislerin Yolculuğu

Benim için de ayrı bir yeri olan başka bir evrenden bahsedeceğimiz, merak uyandıran bir karakteri ele alacağım Alien. Yakında vizyona girecek olan “Alien: Romulus” filminden bahsediyorum. Bu projeyle ilgili hararetli bir süreç yaşanıyor. “Prometheus” filminin açılışından tanıdığımız ve Dr. Elizabeth Shaw tarafından “Mühendis” olarak adlandırılan türün incelemesi içeriğine Hoş Geldin

“Prometheus” filmindeki bir sahnede David’in ifade ettiği gibi, Robot David hatırlayacaksınız üstün bir tür olan Mühendisler. Kendilerine pilotlar ya da malaklar da deniyor. Kökeni bilinmeyen, Dünya dışı bir tür. Genetik mühendislik ve daha birçok alanda galaksinin belki de en ileri teknolojisine sahipler. Alien evreninde insanoğlunun kökeni olarak lanse ediliyorlar.

Prometheus’un açılış sahnesinde, Dünya’nın başlangıcında henüz yeni ortaya çıkıp soğuyup üzerinde yavaş yavaş yaşam başlayabilecek şekle geldiğinde, bir türün içtiği içecek gibi bir sıvıyla havaya karışarak ve su üzerinden karışarak DNA’sını yeryüzüne bırakması görselleştirilmişti. Mühendisler, yıldızlara yelken açan ilkel gök cisimleri olarak hep saygı görmüşlerdir. Ancak birazdan değineceğim üzere evrene ismini veren yaratıkları herkesin başına nasıl bela ettiklerini nasıl musallat ettikleri anlaşılmamaktadır.

Gerçek mühendis adı, yaşam formunun ve insan ırkının mühendisliğinden sorumlu olması nedeniyle Dr. Elizabeth Shaw ve Dr. Charlie Holloway tarafından verilmişti. Hatırlayacaksınız, “Prometheus” filminde Elizabeth Shaw’un ortadan kaybolmasından bir süre sonra notları bulunduğunda mühendislerin insan ırkının ataları olduğu teorisi ortaya çıkmıştı. Betimlersek soluk ve saydam benizli insansılar, saçsız ve tüysüz, yüksek burun köprüleri çıkık kaş çıkıntıları ve aşırı yüksek boylarıyla insanlardan kolayca ayırt edilebilen bir türdür. Derilerinin altındaki damarlar görünür, hafif şeffaf bir durumları vardır ve gözleri simsiyahtır. Bazı fosilleşmiş deliller, mühendislerin boyunun 4,5 metre kadar olduğunu gösterse de genel olarak kabul edilen görüş, ortalama 2.7 – 2.5 ya da 3 metre civarında olduğu yönündedir. İnsanlara olan en belirgin benzerliği ise kas yapılarıdır. “Prometheus” filminde canlanan mühendisin Peter Weyland’ın korumalarını yumruklarla odanın diğer tarafına uçurarak öldürdüğü ve yakın mesafeden kurşun hasarına karşı dayanıklı olduğu gerçeği göz önüne alındığında son derece güçlü ve dayanıklı oldukları anlaşılmaktadır. Ancak söz konusu mühendis muhtemelen gücünü ve dayanıklılığını üzerinde bulunan bir biyoteknik basınç giysisine borçluydu. “Predator: Fire and Stone” da ise mühendisin predatorlardan çok daha güçlü olduğunu gösteren deliller vardır. Bununla birlikte, “Alien: Covenant” filminde görüldüğü gibi, gezegen 4’teki Mühendisler, “Prometheus” mürettebatının LV 223’te karşılaştığı anlardan daha ilkel ve görünüm olarak biraz farklı görünüyordu. Gözleri insanlara daha çok benziyordu ve vücutları çok daha farklıydı. Kendi içerisinde de ırksal farklılıkları olduğunu buradan anlayabiliyoruz. “Prometheus”ta görülen evrensel uzun ve kaslı mühendislerle karşılaştırıldığında, şekilleri ve boyları da farklı görünüyordu. Ancak giydikleri kıyafetler, “Prometheus”taki kurban mühendis tarafından giyilenlere çarpıcı bir benzerlik taşıyordu. Belli yerlerde duyduğumuz ve David’in gezegen 4’teki soykırımında duyduğumuz sesleri esas alırsak, sesleri daha düşük perdede olmasına rağmen benzer şekilde yine insanlara benzediğini söylemek mümkün. Ortalama ömürleri 150 yıl kadar olan mühendislerin toplumlarında var olan dil, görsel sanatlar, müzik, giyim gibi gelişmiş kültür biçimlerini sergilediklerini de görebiliyoruz. Özellikle müzik, farklı teknolojik enstrümanları çalıştırmaya yarayan bir araç olarak hizmet veren flüt benzeri enstrümanlar, kültürlerinin güçlü bir yönü gibi görünüyor. Hatırlayacaksınız, o flüt gibi benzeri enstrümanla uzay gemisini hareket ettiriyorlardı. Mühendislerin müziği sadece ses olarak değil, aynı zamanda renkler, şekiller ve kelimeler olarak da gördükleri varsayılıyor. Diğer bir ilginç görüntü de “Covenant” filmindeki topluluk sahnesi, aslında sadece David’in içinde olduğu Jugger gemisini neredeyse resmi bir selamlamaya topluca karşılamaları, gezegenleri dışında yapılan keşiflerde görev alan mühendislere ne kadar saygı duyduklarının da bir göstergesi.

Dr. Elizabeth Shaw, kadın mühendislerin liderlik rolünü benimsediğini, erkeklerin ise asker, zanaatkar ve filozof pozisyonlarını üstlendiğini düşünüyordu. Görsel olarak kadınlar erkeklerle ayırt edilemiyordu ve en az onlar kadar güçlü ve ölümcül belirttikleri haricinde mühendislerle ilgili bilinenler sınırlı. Belki sorulması gereken diğer bir soru ise Alien olarak bildiğimiz Xenomorphlar’la ne ilişkileri oldu. Ridley Scott’ın ilk “Alien” için yaptığı yönetmen yorumunda kısaca değindiği Xenomorph varlıklarına dair temel teori, Alien’deki Engineers shipin bir bombard uçağı ve Xenor yumurtalarının düşman gezegenlere savaşmak için bir biyolojik silah olarak kullanıldığı Xenomorph biyomekanik doğası gibi bunu destekleyen bazı kanıtlar var. Yumurtaları bomba niyetine bir soykırım silahı olarak kullandıklarını zaten “Prometheus” filminde gördüğümüz CP haneden de anladığımız kadarıyla çok rahatlıkla söyleyebiliriz. “Prometheus” ve “Covenant”ın haricinde bu türün kalıntıları, nostromo mürettebatı gaz devinin yörüngesinde dönen ve araştırılmamış bir uydu olan o zamanlar “Aeron” ismiyle bilinen LV-426DLX’de bulunmuştu. Mühendislerin biyoteknolojik güç giysileri ve dayanıklılığı vardır. Fiziksel güçleri, Predator gibi diğer güçlü türlerle dövüşebilecek seviyededir.İnsanlığa karşı düşmanca bir tavır sergilerler ve bazı durumlarda insanları veya diğer türleri yok etmeye çalışırlar. Bunun nedenleri tam olarak açıklanmamıştır.
Xenomorphs (Yaratık): “Alien” evreninin en ikonik varlıklarından biri olan xenomorphs, mühendislerin yaratmış olabileceği biyolojik bir silahtır Xenomorphlar, yaratıldıkları gezegen olan LV-426 LX’deki terk edilmiş bir uzay gemisi olan Derelict gemisinde keşfedilir. Bu gemi, uzay jokeyleri olarak da bilinen mühendisler tarafından terk edilmiştir.
Bu yaratıklar, asalak bir şekilde bir konak organizmadan (genellikle insan) türeyen ve ölümcül bir şekilde avlanan yaratıklardır. Yaratık, Ridley Scott’un “Alien” filminde önemli bir rol oynamıştır.
Xenomorphlar, üreme ve avlanma yetenekleriyle bilinirler ve genellikle karmaşık bir yaşam döngüsüne sahiptirler. Yumurta, yüzücüs, çıkan ve sonunda bir kraliçe xenomorph olmak üzere çeşitli evrelerden geçerler.
Bu yaratıklar, “Prometheus” ile “Alien” serisi arasında bir bağlantı oluşturur ve mühendislerin xenomorphları nasıl yarattıkları veya kontrol etmeye çalıştıkları konuları ele alınır.

Matruşka Mantığı ile Gerçeklik

Varoluş, insanın en temel meraklarından biridir. Bu merak, sadece fiziksel gerçekliği değil, aynı zamanda zaman, mekan, bilinç ve kuantum dünyası gibi derin konuları da içerir. Matruşka bebeği gibi, gerçeklik de iç içe geçmiş katmanlardan oluşur ve bu katmanlar arasında geçişler karmaşıktır. Bu yazıda, matruşka mantığını gerçeklik anlayışımızla ilişkilendirerek, varoluş sürecini ve kozmozu metaforlarla açıklamaya çalışacağım.

Matruşka Mantığı ve Katmanlar

Matruşka bebeği, iç içe geçmiş küçük bebeklerden oluşan bir Rus oyuncak türüdür. Bu bebekler, birbirlerine sığacak şekilde tasarlanmış ve en içteki bebek, dışarıya açılan diğer bebekleri içerir. Gerçeklik de benzer bir yapıya sahiptir. İlk bakışta gördüğümüz fiziksel dünya, aslında daha derin katmanlardan oluşan bir yapıya sahiptir.

Fiziksel dünya dediğimiz şey, aslında atomlardan, atomlar moleküllerden, moleküller hücrelerden ve bu şekilde daha karmaşık yapılar oluşturacak şekilde devam eden bir dizi katmanlı yapıya sahiptir. Her bir katman, daha derin bir seviyedeki yapıların temelini oluşturur ve genellikle bu katmanların altındaki yapılar gözle görülemez, ancak etkilerini hissedebiliriz.

Aynı şekilde, insan deneyimi de katmanlı bir yapıya sahip olabilir. Bilinçli deneyimimizin üzerindeki katmanlar, bilinçaltı, kişilik özellikleri, genetik miras, kültürel etkiler ve daha pek çok faktörden oluşur. Bu katmanlar, davranışlarımızı, düşüncelerimizi ve duygularımızı belirlemede rol oynar.

Bu tür bir düşünce tarzıyla, gerçekliği daha derinlemesine anlamak ve anlamlandırmak mümkün olabilir. İlk bakışta görünenlerin ötesine geçerek, iç içe geçmiş katmanların karmaşıklığına dikkat ederek, daha kapsamlı bir bakış açısı elde edebiliriz. Bu da, dünya ve deneyimlerimiz hakkında daha derinlemesine bir anlayış geliştirmemize yardımcı olur.

Zaman ve Kuantum Dolanıklığı

Zaman, gerçeklikteki temel yapı taşlarından biridir ve sadece doğrusal bir ilerleme değil, aynı zamanda kuantum dünyasında da farklı boyutlarda işler. Kuantum dolanıklığı ise, parçacıklar arasında anında bağlantılar kurma yeteneğidir. Bu, zamanın katmanları arasında dolaşmasına benzer, dokunduğu her noktada etkileşim yaratır ve zaman da aynı şekilde farklı katmanlarda etkileşimler oluşturur.

Bir kuantum sistemini düşünelim: iki parçacık arasında bir  entanglement mevcut olsun. Bu parçacıklar birbirleriyle özel bir şekilde ilişkilidirler; birinin durumu diğerinin durumunu anında etkiler. Diyelim ki bu parçacıklar birbirinden uzakta, biri Dünya’da, diğeri ise Ay’da. Bir gözlemci Dünya’daki parçacığı ölçtüğünde, bu ölçüm aynı anda Ay’daki parçacığın durumunu da belirler. Bu, zamanın doğrusal ilerlemesinden farklı bir şekilde işleyen bir durum olarak görülebilir.

Şimdi bu örneği zamanla ilişkilendirerek daha fazla açalım. Diyelim ki Dünya’daki parçacığı ölçtüğümüz an, bu ölçüm geçmişe doğru zaman içinde etki ediyor gibi görünüyor, çünkü Ay’daki parçacıkla anında ilişkilendiriliyor. Ancak, kuantum dolanıklığına göre, bu etkileşim sadece mevcut an için değil, aynı zamanda geçmişteki etkileşimlerle de bağlantılı olabilir. Yani, zamanın farklı katmanlarında bu entanglement etkileri meydana gelebilir.

Bu durumda, zamanın katmanlarını düşünmek önemli hale gelir. Bir zaman diliminde gerçekleşen bir olay, sadece o anla sınırlı kalmayabilir; aynı zamanda geçmişle de etkileşim içinde olabilir. Örneğin, bir kuantum dolanıklığı örneği olan parçacıklar arasında anında bağlantı olduğunda, bu bağlantı sadece mevcut anla sınırlı kalmaz, aynı zamanda geçmişteki etkileşimlerle de ilişkilidir. Bu, zamanın sadece doğrusal bir ilerleme değil, aynı zamanda farklı katmanlarda etkileşimler yaratan dinamik bir yapıya sahip olduğunu gösterir.

Dolayısıyla, kuantum dolanıklığı zamanın katmanları arasında dolaşır gibi davranabilir, dokunduğu her noktada etkileşimler oluşturur ve zaman da farklı katmanlarda etkileşerek  bir yapı oluşturur.

Rüya ve Gerçeklik Yanılsaması

Rüya, gerçeklikle sık sık karşılaştırılan bir durumdur. Rüyadayken yaşadıklarımızı gerçek zannedebiliriz ve bu yanılsama, gerçeklik algımızı sorgulamamıza neden olur. Matruşka mantığıyla bakıldığında, rüya da gerçeklik katmanlarından biridir ve aralarındaki sınır bazen belirsizleşebilir.

Diyelim ki biri rüyanızda  sevgilinizle romantik bir yemeğe çıkıyorsunuz  Bu rüyayı yaşayan kişi, o an için rüyadaki deneyimi gerçeklik olarak algılayabilir. Yemek masasında hissedilen duygular, kokuların algılanması, sevgilinin söyledikleri ve hissettirdikleri, o an için gerçek gibi yaşanabilir, uyanıkken yaşanan gerçeklikten farklı olarak, rüyada yaşanan deneyimler daha sonra “gerçek” değilmiş gibi algılanabilir. Bu durumda, Matruşka mantığına göre, rüya gerçeklik katmanlarından biri olarak düşünülür ve bu katmanlar arasındaki sınır bazen net olmayabilir. Rüyada yaşanan romantik yemek, uyanıkken gerçekleşmiş bir olay gibi hatırlanabilir veya bu deneyim, rüyanın içindeki bir katman olarak kabul edilirken, uyanıklık durumundaki gerçeklik katmanıyla karşılaştırılabilir. Bu durumda, insanın zihnindeki gerçeklik algısı, Matruşka mantığına benzer şekilde iç içe geçmiş ve bazen belirsizleşen katmanlardan oluşur.

Gerçeklik ve Yanılmalar

Gerçekliği anlamak için bazen yanılgılara düşeriz. Algılarımızı etkileyen faktörler, gerçeklik katmanlarını bulanıklaştırabilir ve bu da bizi farklı yorumlara yönlendirebilir. Matruşka mantığıyla bakıldığında, gerçeklik ve yanılmalar arasındaki ince çizgi daha da belirgin hale gelir.

Laboratuvarda yapılan bir deneyde, katılımcılara görsel bir yanılsama sunulur. Bir odada yer alan objelerin boyutları değiştirilir ve perspektif oyunları kullanılarak normalden farklı bir görüntü oluşturulur. Daha sonra katılımcılardan bu odanın içindeki objelerin gerçek boyutlarını tahmin etmeleri istenir. Katılımcılar, görsel yanılsamanın etkisiyle gerçek boyutları yanlış değerlendirebilİR. Matruşka mantığına göre, burada gerçeklik ve yanılgılar arasındaki ince çizgi belirginleşir. Katılımcılar, algılarını etkileyen faktörler nedeniyle gerçeklik katmanlarını doğru bir şekilde ayırt edemez ve yanılsamaların etkisi altında farklı yorumlara yaparlar. Bir sandalyenin normal boyutunun yanı sıra, perspektif oyunları kullanılarak büyük görünmesi sağlanabilir. Katılımcılar, bu yanılsama nedeniyle sandalyenin gerçek boyutunu abartılı bir şekilde tahmin edebilirler. Bu deney örneği, gerçeklik ve yanılgılar arasındaki ilişkiyi anlamak için kullanılabilecek bir yaklaşımdır.. Algılarımızı etkileyen faktörlerin gerçeklik katmanlarını nasıl bulanıklaştırabileceğini ve bu durumun bizi farklı yorumlara yönlendirebileceğini vurgular..

Sonuç

Matruşka mantığı, gerçekliğin karmaşıklığını anlamamıza yardımcı olan güçlü bir metafordur. Varoluş, zaman, mekan, kuantum dünyası, rüya ve gerçeklik yanılmaları gibi derin konuları ele aldığımızda, bu metaforlar bize varoluşsal meraklarımızı tatmin etmek için derin bir bakış açısı sunar. Gerçeklik, iç içe geçmiş katmanlarıyla bir bütündür ve bu katmanlar arasındaki ilişkileri anlamak, insanın varoluşsal keşiflerine rehberlik eder.

Ölüm, varoluşsal bir gerçeklik olarak, Matruşka mantığıyla ilişkilendirildiğinde, yaşamın geçiciliğini ve rekürrens kavramını vurgular. Rekürrens, bir olayın veya durumun tekrarlanması veya döngüsel bir yapı oluşturmasıdır. Ölüm, bir yaşamın sona ermesi gibi görünse de, Matruşka mantığı bize yaşamın ötesinde bir döngüsel yapı olduğunu hatırlatır. Ölüm, bir Matruşka bebeğinin en içteki katmanı gibi, yaşamın iç içe geçmiş katmanlarının sonuncusudur. Ancak, bu son katmanın ardında bir döngüsel yapı yatar. Rekürrens kavramı, ölümün ardında yeniden doğuşun ve döngünün olduğunu öne sürer. Bir yaşam sona erse bile, o yaşamın etkileri ve izleri başka yaşamlarda veya başka şekillerde tekrarlanabilir.

Ölüm ve rekürrens arasındaki ilişki, insanın varoluşsal meraklarını tatmin etmek ve yaşamın anlamını anlamak için önemlidir. Matruşka mantığıyla bakıldığında, ölüm sadece bir son değil, aynı zamanda yeni başlangıçların ve döngülerin kapısını da aralar. Her ölüm, bir döngünün sonu ve başlangıcı olabilir; bu da yaşamın sürekliliğini ve derin anlamını vurgular.

Sonuç olarak, Matruşka mantığı bize gerçeklik ve varoluşun karmaşıklığını anlamamızı sağlayan güçlü bir araç sunar. Ölümle ilişkilendirildiğinde, yaşamın rekürrensi ve döngüselliği konusunda derin düşüncelere yol açar. Ölüm, yaşamın bir parçası olarak kabul edilir ve yaşamın anlamını anlamamız için bize yol gösterir.

Blade Runner  İnsanlık ve Yapay Zeka Arasındaki Sınırın Sorgulanışı

Blade Runner felsefi derinliği, bilim kurgu unsurları ve görsel estetiğiyle sinema tarihinde önemli bir yere sahiptir. Özellikle yapay zeka, insan doğası, bilinç ve özgürlük gibi temaları ele almasıyla birçok izleyiciyi derinlemesine düşünmeye sevk ediyor. İşte bu efsanevi yapımdan biraz bahsedelim.

Blade Runner İnsanlık ve Yapay Zeka Arasındaki Sınırın Sorgulanışı

Philip K. Dick’in “Do Androids Dream of Electric Sheep?” adlı romanından uyarlanan “Blade Runner,” 1982 yapımı bir bilim kurgu klasiğidir. Film, distopik bir gelecekte, yapay zekanın ve insanlığın kesiştiği noktada geçer. Özgürlük, bilinç ve insan olmanın anlamı gibi temalar, film boyunca derinlemesine işlenir.

Yapay Zeka ve İnsanlık Arasındaki İnce Çizgi

Film, Tyrell Corporation adlı bir şirketin ürettiği “replicants” adı verilen yapay insanları konu alır. Bu replicants, insanlardan farklı olmayan duygulara ve anılara sahip yaratıklardır. Ancak, onların bir süre sonra kendilerini insan hissetmeleri ve bilinç sahibi olmaları, asıl sorunu ortaya çıkarır. Film, bu noktada yapay zeka ile insanlık arasındaki sınırları sorgular.

Bilinç ve Varoluşsal Sorular

Ana karakter Deckard’ın replicantları avlaması, onun kendi insanlığı ve bilinci üzerine düşünmesine neden olur. Bu noktada, izleyiciye “Ne demektir insan olmak?”  gibi varoluşsal bir soru sorarız kedimize  Deckard’ın replicantları avlarken yaşadığı içsel çatışmalar, izleyiciyi insan doğasının karmaşıklığıyla yüzleştiren etkileyici bir yolculuğa çıkarır.

Özgürlük ve Kontrol

Film, Tyrell Corporation’ın replicantları kontrol altında tutma çabalarını da gösterir. Bu, özgürlük ve kontrol arasındaki mücadeleyi vurgular. Replicantlar, özgürlük arayışında oldukça insani bir çaba gösterirken, onları kontrol altında tutmaya çalışan güçlerle karşı karşıya gelirler.

Görsel ve Tematik Derinlik

“Blade Runner,” Ridley Scott’ın yönetmenlik vizyonuyla birleşen görsel ve tematik derinliğiyle de dikkat çeker. Distopik bir geleceği muhteşem bir şekilde betimleyen film, neon ışıklarıyla dolu sokakları, yapay zekanın karmaşıklığını yansıtan görselleri ve atmosferik müziğiyle izleyiciyi farklı bir dünyaya çeker. Bugün, yapay zeka, insansı robotlar ve bilinç üzerine yapılan araştırmalar “Blade Runner” gibi filmlerin öngördüğü geleceğe yaklaşıyor. Film, yapay zeka etiği, insan hakları ve teknolojinin sınırları gibi konularda günümüzde hâlâ tartışılan birçok konuyu gündeme getiriyor. “Blade Runner,” bilim kurgu türünün sınırlarını zorlayan, felsefi derinliğiyle izleyiciyi düşünmeye sevk eden bir başyapıttır. İnsanlık, yapay zeka, bilinç ve özgürlük gibi evrensel temaları ele almasıyla, hem sinema dünyasında hem de izleyicilerin düşünsel dünyasında derin bir etki bırakmıştır. İzleyiciyi bir düşünce yolculuğuna çıkaran bu film, günümüz teknoloji ve toplumunda hala geçerliliğini koruyarak, izleyicileri geleceğe dair derin düşüncelere sevk eder.

Filmi izlerken sakın şöyle düşünmeyin ben de bir replicant mıyım? Kalbim elektrik ile mi çalışıyor  🙂 bir kahve molası verip bu konuyu düşünelim 🙂

Kafein, düşünceyi ve reaksiyonu hızlandır, dikkati toplar konsantrasyonu artırır. Bana bir kahve alır mısın?

Kahramanlık ve Anlam Arayışı: Absürdizmin Perspektifinden Bakış

“Gerçekten önemli olan tek bir felsefi sorun var; yaşamın yaşanmaya değip değmediğiyle ilgili bir yargıya varmak. Albert Camus’un Sisifos Söyleni kitabında belirttiği gibi, yaşamın anlamı ve değeri üzerine düşünmek felsefenin en temel sorularından biridir. Camus’un vurguladığı gibi, bilimsel bir kanıt uğruna ölmenin anlamsızlığı üzerine de düşünülmelidir. Galileo’nun yaşadığı deneyim, bazen gerçekleri savunmanın hayatı tehlikeye atabileceğini gösterir. Ancak bu gerçeklerin, yaşamın temel değerini değiştirecek kadar önemli olmadığını da düşünebiliriz. Özetle, güneşin çevresinde mi yoksa Dünya’nın çevresinde mi dönmesinin, yaşamın anlamı açısından belirleyici bir önemi yoktur.”

Albert Camus, 1913 yılında doğan Fransız filozof, yazar ve gazeteci, edebiyat dünyasına önemli eserler kazandırmış ve insanın varoluşsal sorunlarına derinlikli bir şekilde odaklanarak modern düşüncede etkili olmuştur. Özellikle Yabancı, Düşüş ve Veba gibi kitapları, insanın içsel çatışmalarını ve yaşamın anlamını sorgulayan temaları işlemesiyle tanınır.

Camus’un felsefesi, absürtizm olarak adlandırılan bir perspektiften şekillenir. Absürtizm, yaşamın anlamsızlığını kabul eden ve buna rağmen hayatı yaşamaya devam eden bir tutumu ifade eder. Camus’a göre, insanın varoluşu ve yaşamın anlamı arayışı, çoğu zaman anlamsızlıkla sonuçlanır çünkü evrenin kendisi insanın arayışlarına anlam yüklemez. Bu absürt gerçeklik karşısında insanın tutumunu belirleyen üç ana yol vardır: yok oluş, felsefi intihar ve başkaldırı.

Yok oluş, yaşamın anlamsızlığını kabul eden ve buna karşı gelmek yerine varoluşun sona erdirilmesini savunan bir tutumu ifade eder. Ancak Camus, bu yaklaşımın pasif ve çözümsüz olduğunu düşünür. Felsefi intihar ise, insanın aklını koruyacak inanç sistemlerine sığınarak anlam arayışından kaçışını temsil eder. Ancak bu da Camus’a göre gerçekçi bir çözüm değildir çünkü bu durumda insan, kendi özgürlüğünü ve sorumluluğunu reddetmiş olur.

Camus’un en çok vurguladığı yol ise başkaldırıdır. Başkaldırı, absürtlüğü kabul eden ancak buna karşı aktif bir şekilde direnen tutumu ifade eder. Bu, Sisifos miti üzerinden de açıklanabilir. Sisifos, sonsuza kadar büyük bir kayayı tepenin en üstüne çıkarmaya çalışan bir kahraman olarak tasvir edilir. Bu, absürtlük karşısında direnişi simgeler. Benzer şekilde, Yabancı kitabındaki Meursault karakteri de absürt bir kahraman olarak görülebilir. Toplumun normlarına uymayan davranışları ve kayıtsızlığıyla Meursault, absürtlüğü temsil eder.

Camus’un düşünceleriyle ilgili olarak, yaşamın anlamsızlığını kabul etmek yerine bu gerçeği reddetme ve başkaldırı yoluyla anlam yaratma önerisini değerlendirmek önemlidir. Ancak, herkesin bu konuda farklı düşünceleri ve perspektifleri olabileceği unutulmamalıdır. Camus’un felsefesi, modern insanın içsel çatışmalarına ve anlam arayışına dair derinlemesine bir bakış sunar ve günümüzde de etkisini sürdürmektedir.

Absürt kahraman olmak, illüzyonlara sığınmamak, tam aksine absürtlüğü gayet farkında olmak, bununla cesur bir şekilde yüzleşmek ve tüm kalbiyle kabul etmektir. Bu durum, entelektüel olarak fedakarlık yapmadan veya fiziksel olarak yok olmadan, tüm acı gerçeklere karşı bir isyanı ifade eder. Absürt kahramanın üç özelliği vardır: Cesaret, özgürlük ve çeşitlilik.

Cesaret, var olacağına başkaldırmaktan bahseder. Özgürlük ise istediklerini yapabilme yeteneği ve her şeyi isteyebilme özgürlüğüdür. Son olarak, çeşitliliğe vurgu yaparak yaşamın çok çeşitli deneyimlerle dolu olması gerektiğini söyler.

Bu kavramları Camus’un eserlerinde de görmekteyiz. Örneğin, Sisifos Söyleni’nde Sisifos, Yunan mitolojisinde sonsuza kadar büyük bir kayayı bir tepenin en üstüne çıkarmaya mahkum edilmiş bir kral olarak tasvir edilir. Ancak Sisifos’un her seferinde yükü tekrar tepeye çıkarmaya çalışması, onun absürt bir kahraman olduğunu gösterir. Sisifos, anlamsızlığı kabullenmiş ve buna rağmen yaşamaya ve denemeye devam eden bir kahramandır. Direniş gösterdiği sürece zafer onundur.

Benzer şekilde, Yabancı kitabındaki Meursault karakteri de absürt bir kahramandır. Meursault, topluma aykırı davranışlar sergileyen ve etrafındaki insanların onu garip bir şekilde sevmesine rağmen kayıtsız tavırlar sergileyen bir karakterdir. Bu durum, yaşamın anlamsızlığını kabul etmeye ve başkaldırmaya dair bir örnek olarak görülebilir.

Her iki karakter de absürt düğünle yüzleşir ve bu gerçeği kabullenirler. Bu, boyun eğme değil, başkaldırıdır ve absürt kahramanların temel özelliklerindendir.

Meursault’un annesinin ölümü karşısındaki kayıtsızlığı ve duygusuz tavırları toplumun beklentileriyle çelişir. Normalde, annesini kaybeden birinin yas tutması ve üzüntü yaşaması beklenir. Ancak Meursault, bu beklentilere uymaz ve hatta annesinin cenazesinde duygusal bir tepki göstermez.

Bu tavırlarıyla Meursault, gerçek bir Uyumsuz ve absürt bir kahramandır genel algısının aksine, yok oluşun güzellik arz ettiğini düşünen bir düşünür değil, tam tersine yaşamın anlamsızlığına karşı başkaldıranları takdir eden bir bakış açısına sahiptir.

Karanlıkta Yedi Günah: Se7en Filminin Psikolojik Gerilim Dünyası

“Se7en,” yönetmenliğini David Fincher’ın yaptığı, 1995 yapımı bir psikolojik gerilim filmidir. Senaryo Andrew Kevin Walker’a aittir. Film, içinde yaşadığı karanlık ve pislik içinde boğulan bir şehirde geçer. Dedektif Somerset (Morgan Freeman) emekli olmaya hazırlanırken, genç ve hırslı dedektif Mills (Brad Pitt) ekibe katılır. İkili, “John Doe” olarak bilinen bir seri katilin peşine düşer. John Doe, insanları Yedi Ölümcül Günah üzerinden cezalandıran bir katildir. Bu günahlar: Açgözlülük, Kibir, Arzu, Tembellik, İhtiras, Öfke ve Kin’dir.

Filmin hikayesi, dedektiflerin John Doe’nun işlediği korkunç cinayetlerle dolu bir izleme başlamasıyla şekillenir. Her cinayet, bir öncekinden daha şok edici ve korkunç bir vahşet içerir. Somerset, bu işkence dolu cinayetlerin ardında yatan derin anlamı çözmeye çalışırken, Mills daha duygusal ve sinirli bir yaklaşım sergiler. İkilinin arasındaki farklar, cinayetlerin çözülmesi sürecinde önemli bir rol oynar.

Filmin en çarpıcı özelliklerinden biri atmosferidir. Şehir, sürekli yağmur altında ve kirli sokaklarla dolu olarak tasvir edilir, bu da filmi daha klostrofobik ve gerilim dolu kılar. John Doe’un planları ise son derece karmaşıktır ve her cinayet, bir sonraki cinayeti işlemek için bir ipucu olarak kullanılır.

Filmin finali ise izleyiciyi şoke eden türden bir dönemeç sunar. John Doe’un gerçek amacı, sadece cinayetleri işlemek değil, aynı zamanda Somerset ve Mills’in içinde yaşadıkları dünyayı sorgulamalarına neden olacak bir mesaj vermektir. Bu, filmi sadece bir gerilim filmi olmaktan çıkarıp derinlemesine düşündüren ve izleyiciyi etkileyen bir yapıya dönüştürür.

Filmdeki Bazı Unutulmaz Replikler

“Dünya güzel bir yer ve savaşmaya değer.”

“İnsanları dinlemelerini istiyorsanız, artık onları omuzlarından dürtmek yetmez. Onları bir çekiçle vurmalısınız.”

“Yaşamak için bir nedenin olmalı. Neden yaşamak istediğini bilmiyorsan, hiçbir şeyin önemi yok”

“Ben bir örnek oluşturuyorum ve yaptıklarım sonsuza kadar anılarak, incelenerek ve izlenerek takip edilecek… ”

“Şu anda burada olmamın tek nedeni, burada olmak istememdi.”

“Bilmiyorsun, değil mi? Beni sen oluyor mu sanıyorsun?”

“Daha önce karşılaştığım kadar acı ve çile çekmiş, yaklaşık olarak… ve hala cehennemi bekliyor.”

“Hiçbirini görmeyeceksin, ta ki iş işten geçene kadar.”

“Ernest Hemingway bir zamanlar şöyle yazmıştı, ‘Dünya güzel bir yer ve savaşmaya değer.’ İkinci kısmına katılıyorum.”

The Last Of Us- Bizden Geriye Kalanlar

“Yeryüzü – Planet Earth” muhtemelen tüm zamanların en iyi belgesellerinden biri. Her bölümünde Dünya’daki farklı bir habitatı bize gösteren bu doğa belgeselinin 8. Bölümü ormanlarla ilgiliydi. Gezegenimizin ve içindeki doğal yaşamın elbette çok çarpıcı tarafları var ama bunları daha önce hiç görülmemiş açılardan bize gösterdiği için o belgeselin yayınlandığı 130 ülkeden milyonlarca insan hep beraber ağzımız açık, şaşkınlıkla arka bahçemizde olup bitenleri izlerken . 8. Bölümün de karıncaları adeta zombileştiren bir mantar parazitinden bahsetmeye başladı doğa belgesellinin yapımcıları.Bu mermi karıncaları endişe verici belirtiler gösteriyor. Asalak bir mantar türünden olan Cordyseps sporları vücutlarına ve beyinlerine nüfuz etmiş. 
Kordiseps mantarı. Bu bölümü izleyen milyonlarca insandan iki tanesinin dikkatini çekiyor bu mantar türü. Birbirlerini dürtüp izlemeye devam ediyorlar. Zehirlenen beyni, karıncayı yukarı yönlendiriyor. Sonra yön duygusunu kaybederek, alt çenesiyle bir sapı ısırıyor.  Evet, karıncaya bir şeyler olmaya başlıyor. Cordyseps’in meyve veren gövdesi karıncanın kafasından fışkırıyor. Mantar karıncayı ele geçirmiş! Kafasından büyüyor. 3 hafta süren bu büyüme sürecini nefis bir “timelapse” yaparak çekmişler. 
Bu mantar öylesine ölümcül ki, tüm koloniyi yok edebilir. 
Ölümcül bir mantar, başka bir organizmayı ele geçiriyor vs böylece bir koloniyi bitirebilir.
Dizinin birinci bölümünün açılışında eski bir TV programının setine gidiyoruz.
1968 yılında kaydedilen bu TV programında uzmanlar kendi aralarında bilimsel bir konuyu tartışıyorlar. Bulaşıcı hastalıkları.
Evet. Madagaskar’da çıkan yeni bir virüs haftalar içinde Chicago’ya ulaşabilir. Böylece küresel bir pandemi ortaya çıkar.
Evet. Gayet iyi biliyoruz böyle bir şeyin olabileceğini. Ama 1968’de o stüdyodaki konuklar tatlı tatlı dinliyorlar. Sanki hiçbir zaman başlarına gelmeyecekmiş gibi. 
Bütün dünya aynı anda hasta olacak. Şu sahnedeki vücut diline bir bakın! Baston yutmuş gibi konuşan uzmanımız tam bir sıkıcı bilim insanı stereotipi. Dünyayı uyarmaya çalışıyor ama biz onun tipine ve sıkıcılığına takılıyoruz. Soldaki kişi de bir epidemiyolog. Ama onun vücut dili bize çoktan başka bir hikayeyi anlatmaya başladı bile
Viral bir pandemi olasılığı sizi de geceleri uyutmuyordur herhalde.
Hayır.  Pandemiden korkmuyor, çünkü insanlığın tarih boyunca virüslerle savaş halinde olduğunu söylüyor. Gerçek bir savaşta olduğu gibi bazen milyonlarca insan hayatını kaybediyor. Ama virüslerle insanların bu ezeli mücadelesinde kazanan hep biz oluyoruz. Kayıplara rağmen geliştirdiğimiz mücadele teknikleri bir şekilde işe yarıyor. Yani virüslerden korkmamıza gerek yok. Bakterilerden de öyle. Hatta insan vücudunun mikrobiyomunu düşündüğümüzde onlarla işbirliği yaptığımızı bile söyleyebiliriz. Zaten ne demiştik? Vücudumuzun yarısından fazlası insan değil. 
Vücudumuzun yarısından fazlası insan hücresi değil Mikroplarla doluyuz. biri size mikrop derse alınganlık yapmaya gerek yok 🙂 Belki de bizi biz yapan şey onlar. Peki virüslerden, bakterilerden korkmayacaksak neden korkmalıyız?
Mantarlar. Mantarlar zararsız görünüyor. Bazı mantarlar var ki, amaçları öldürmek değil, kontrol etmek. 
Elindeki sigaraya baktığımızda bu doktorun çok az şeyden korktuğunu söyleyebiliriz. Ve evet sigara şirketlerinin yoğun lobi faaliyetleri nedeniyle 60’lı yıllarda sigaranın sağlığa zararlı olduğu pek düşünülmüyordu. Kapalı yerlerde, uçaklarda, otobüslerde içilebiliyordu. 
Zaman içinde değişen bu kültür yargılarımızın farkında olalım diye bunları söyledim çünkü dizinin yapımcılarının da amacı bu sahnede o. Şimdi korkmadığımız şeyler ileride başımıza bela açabilir. O yüzden bu doktor virüslerle mantarları kıyaslamaya devam ediyor.
Virüsler bizi hasta edebilse de mantarlar algılarımızı çarpıtabiliyor. 
Ki bazı uyuşturucu maddeler o yüzden bazı mantar türlerinden üretiliyor. İnsan beyninin farklı şekilde davranabilmesine yol açıyor. Yani mantarlar sadece karıncaları ele geçirmiyor.
Cordyceps mantarının binlerce farklı türü vardır ve şaşırtıcıdır ki her biri belli bir canlı türünde uzmanlaşmıştır. 
Belgeselden diziye dönelim şimdi…
Böceklere bulaşan bir mantar var. Örneğin bir karıncanın içine girerek dolaşım sisteminde dolaşıp karıncanın beynine kadar yol alıyor ve halüsinojenlerle doldurarak karıncanın algılarını zorla çarpıtıyor. 
Planet Earth belgeselinin 8. Bölümündeki o sahneyi tarif etmeye başladı. Ve az sonra Dr. Neuman adlı bu karakterin söyledikleri belgeselde David Attenborough’un söyledikleriyle neredeyse aynı şey olacak. Mantar karıncanın hareketini yönlendirmeye, nereye gidip ne yapacağını söylemeye başlıyor. Adeta bir kuklacı gibi. Pinokyo masalını analiz ettiğim videoda bahsettiğim gibi, çok sağlam bir motif bu. Kukla ve kuklacı. 
Bir kuklacının, kuklasının iplerini çekmesi gibi bir şey, hareketlerinin kontrolünü elde etmişler.
Ama işler daha da kötüleşiyor. Kurbanını adeta bir kuklaya dönüştüren bu kuklacı mantar, hayatta kalabilmek için yiyeceğe muhtaç. Ele geçirdiği hayvanı içeriden tüketmeye başlıyor. Onu kontrol ediyor, kullanıyor ama ölmesine izin vermiyor. Çürümesini engelleyerek onu hayatta tutuyor. 
Kurguyla kurgu dışını ayırmamızın zamanı geldi. Bu duyduklarımızın hepsi de doğada ve hatta belki de arka bahçenizde her gün meydana gelen olaylar. Mantarlar bazı canlı türlerini ele geçiriyorlar. 

Bu soğanlı kaptan hava akımına karışacak olan sporlar kendilerine daha başka karınca kurbanlar bulacaklar. 
Sadece karıncalar değil. Başka böcekler ve hatta bazı sürüngenler, yani soğuk kanlı hayvanlar mantar enfeksiyonlarına yakalanabiliyor. Ama insanların vücut sıcaklığı yüksek olduğu için mantarlar açısından pek elverişli değil. Peki ya insanların vücudu gibi gezegenimizin kendisi de ısınmaya başlar ve o mantarlar da daha sıcak ortamlarda yaşamaya alışırsa ne olur? 
“Peki ya…” diye başlattığınız tüm sorularda olduğu gibi ilgi çekici bir hikaye başlar. 
ya, dünya biraz daha ısınsa?
Gayet iyi biliyoruz böyle bir şeyin olabileceğini. Hatta 2023’ün en soğuk olması gereken günlerindeyiz ama ne kar yağıyor ne de yağmur. Bilim insanları 2030’a kadar “son 12 yıl” diye uyarıp duruyorlar Ama biz onları baston yutmuş gibi konuşan sıkıcı stereotipler olarak gördük ve söylediklerine kulak asmadık. 
Tek bir gen mutosyonuyla mantar, kandida, ergot, kordiseps, aspergillus… herhangi biri beynimize yuva kurarak milyonlarca değil, milyarlarca insanın kontrolünü ele geçirebilir. 

Eğer mantarlar bir şekilde insanlara bulaşacaksa önce temel gıda maddelerini etkilemesi son derece mantıklı. Bununla ilgili tarihte yaşanmış bazı olaylar var. Mesela Fransa’daki bir kasabada ekmekten bulaşan bir ergot zehirlenmesi olmuştu. Uzunca bir süre bu mantar yüzünden halkın halüsinasyonlar gördüğü ve hatta 5 kişinin ölümüne yol açan bu olaylar zincirinin gizli servislerin işi olabileceği gibi iddialar ortaya atılmıştı. Yani biyolojik savaş iddiaları. Sonradan bazı akademisyenler bunun mümkün olamayacağını, burada iddia edildiği gibi, ergot kontaminasyonunun bir fırında yalnızca bir çuval tahılı etkilemeyeceğini söyledilerse de gerek oyuna ve gerekse yeni başlayan diziye bunun gibi hadiselerin etki ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.
Ne kadar fantastik olurlarsa olsun hikayeler, gerçek hayatla örtüştüğü ölçüde etkili oluyor. TLOU’daki enfeksiyonun dört aşaması bile doğadaki mantarların bulaştığı hayvanlarda dört aşama halinde görülebiliyor. 
Yellowstone Ulusal Parkı’nı gezerken gördüğümüz kurtlardan bazılarının beyinlerini kontrol eden parazitler olduğunu söylemişti uzmanlar. 

Yani aslında beynimizi kontrol etmek için mantarlara pek de ihtiyacımız yok gibi. Karşımızdaki ekranlar yeter.

Aklı zehirlenmiş milyarlarca kukla (insan), sürekli olarak tek bir ortak hedefe odaklanmış durumda.
Mantarlardan değil kuklacılardan ve kukla olmaktan korkmak lazım. Çünkü bunun tedavisi yok. Bir kere kukla olursanız ne olacağız biliyor musun?

Metamorfoz, Dönüşüm Temaları

Dönüşüm temaları her tür mitolojide bulunur. Yunan mitolojisi, genellikle ya ilahi müdahale ya da büyücülük ve sihir yoluyla öznelerin fiziksel olarak dönüştürüldüğü geniş bir mit koleksiyonuna sahiptir. Bu bağlamda şekil değiştirme hikayeleri eskidir, Homeros’un İlyada’sına kadar mitolojik külliyatın bir parçası olmuştur. Bu efsaneler genellikle ölümlülerin bir tanrı tarafından cezalandırılmaları ya da yaptıkları iyi işlerin ödülü olarak değiştirilmelerini içerir. Diğer masallarda ise tanrılar bazı ölümlüleri sınamak ya da kandırmak için farklı şekillere bürünürler.

Çok çeşitli dönüşüm türleri vardır; insandan hayvana, hayvandan insana, insandan bitkiye, cansız nesneden insana, bir cinsiyette diğerine, insandan yıldızlara. Mitler bir emsali, gelenekleri, davranış kurallarını ve yasaları haklı çıkarmak ya da açıklamak veya meşrulaştırmak için kullanılmıştır. Antik Yunan tabuları ve yasakları da mitolojik anlatıda yer bulabiliyordu, zira bazıları fabl şeklinde uyarıcı hikâyeler sunuyordu. Doğa ve doğaya dönüşüm hakkındaki mitler tutarlı bir tarih sunmaya ve dünyanın, doğanın, hayvanların, insanların ve tanrıların kökenlerini anlatmaya çalışıyordu. Bu doğrultuda, Antik Yunan’ın kendi içinde bile, bu mitlerin doğaüstü unsurlarını açıklama çabaları her zaman var olmuştur. Yunan mitindeki dönüşüm hakkında günümüze ulaşan en kapsamlı ve en ünlü antik eser Romalı şair Ovid’in Metamorfozlar adlı destanıdır.

Metamorfozlar tarih boyunca yalnızca Antik Yunan ve Roma irfanı hakkında bir bilgi derlemesi olarak değil, aynı zamanda alegorik açıklamalar, tefsirler, yorumlar ve uyarlamalar için de bir araç olarak kullanılmıştır. Gerçekten de, Ortaçağ Batısında Ovid’in eseri Yunan mitlerinin başlıca kanalıydı. Ovid’in derlemesi en çok bilineni olsa da, Ovid’in kitabından önce yazılmış, ancak içerikleri hakkında çok az şey bilinen, daha sonraki Helenistik yazarlara ait üç Metamorfoz örneği vardır. Kolophonlu Nicander’in Heteroioumena’sı daha iyi bilinir ve şiir üzerinde açık bir etkisi vardır. Ancak, dönemin yazarları için tipik olan bir şekilde, Ovid modellerinden önemli ölçüde ayrılmıştır. Nicander’in eseri muhtemelen dört ya da beş kitaptan oluşuyordu ve kendisini tarihsel bir çerçeve içinde konumlandırıyordu. Diğer eserler arasında Boios’un Ornithogonia’sı (insanların kuşa dönüştüğü hikâyeleri içeriyordu) ve az bilinen Antoninus Liberalis’in Nicander ve Boios’tan büyük ölçüde yararlanan kendi Metamorphoses’i sayılabilir.

İnsanların Bitkiye Dönüştüğü Mitler Dönüşüm hikayelerine geçmeden önce insanların bitkiye dönüştüğü antik Yunan hikayelerinin bize kırılganlık ve dayanıklılık hakkında neler söylediğine dair bir bakış açısı sunmak istiyorum. Bahçeyle uğraşan insanların bitkilerle ne kadar derin bir bağ kurduklarını görmüşsünüzdür. Emeğinizin karşılığını rengarenk çiçekler ve yemyeşil bir bitki örtüsüyle gördüğünüz keyifli bir aktivitedir. Bilim bu duyguyu, insanlar ve bitkiler arasındaki derin bağı kabul ederek açıklıyor. Dolayısıyla besleyici bir ilişki içinde olmak fiziksel ve zihinsel sağlığımızı destekliyor. Aynı zamanda, insanlar ve bitkiler arasındaki yakın ilişkinin eski hikayelere de yansıdığını görebiliriz.

Tıpkı bitki yaşamı gibi, insan yaşamı da mevsimlerin seyrini takip eder. Gençliğimiz ilkbahar gibi kısa ve güzeldir, bunu yazın yetişkinliğin tam çiçeklenmesi ve sonbahar hasadı gibi bolluk ve bereket veren orta yaşın olgunluğu izler. Son olarak, hayatımızın kışında solup ölürüz ve yerimizi yeni bir nesil alır. Rüzgâr eser ve bir yılın yaprakları yere saçılır, ama bahar yeniden geldiğinde ağaçlar tomurcuklanır ve taze yapraklar açar. Bu şekilde Yunan mitolojisi, güzelliği ve acılarıyla insan yaşamının doğanın daha geniş döngüsünün bir parçası olduğunu ve bitkiler gibi diğer canlılarla eşit görülmesi gerektiğini ifade eder. Bahar çiçekleri parlak renklidir, ancak sadece kısa bir süre dayanırlar,bu nedenle insanlara gençliğin güzelliğini, vaadini ve kısa kesilen genç hayatların trajedisini hatırlatırlardı. Yunan mitleri, bir gölde yansıyan kendi görüntüsüne aşık olacak kadar güzel olan genç bir avcı olan Narcissus’un hikayesini anlatır. Kendini alamadığı için sonunda o noktada solmuş ve adını soluk beyaz ve sarı bir çiçeğe, dilimizde nergis olarak adlandırılan narcissus’a vermiştir. Benzer şekilde, tanrıça Afrodit’in sevgilisi güzel Adonis bir domuz avı kazasında öldükten sonra, tanrıça onun kanını kırmızı anemon çiçeğine, yani “rüzgar çiçeği ” ne vermiştir. Anemone coronaria, adını rüzgarda savrulan kırılgan sapından alır. Sümbül, diskle antrenman yaparken öldürülen güzel çocuk Hyakinthos’u hatırlatır.Sevgilisi tanrı Apollon, olay yerinde bir çiçek yetiştirmiş ve üzerine Yunanca keder ünlemini temsil eden harfler yazmıştır. Genç kadınların güzelliği de geçici bahar çiçekleriyle ilişkilendirilmiştir.Menekşe ve güller aşk tanrıçası Afrodit ile birlikte aşk şiirlerinde yer alır.Antik gül, günümüzün yoğun şekilde melezleştirilmiş çeşitlerinin aksine,ilkbaharda sadece kısa bir süre çiçek açardı ve bu nedenle gençliğin geçici güzelliği için uygun bir imgeydi. Çiçekler güzellik ve çekicilikle ilişkilendirildiğinden, Yunan mitolojisinde çiçek toplamak genç bir kadının cinselliği keşfetmesini çağrıştırıyordu. Doğu Akdenizli bir prenses olan güzel Europa, tanrı Zeus tarafından kaçırılıp deniz yoluyla Girit adasına götürüldüğünde çiçek toplamaktaydı ve burada efsanevi kral Minos’u doğurdu. Mitolojilerde cinselliğin keşfi sıklıkla ölüm terimleriyle formüle edilmiş ve çiçekli çayırların yeraltı dünyasına açılan bir kapı olduğu düşünülmüştür.Demeter’in kızı genç ve güzel Persephone, ölüm tanrısı Hades tarafından kaçırıldığındazambak, nergis ve menekşelerden oluşan bir buket topluyordu. İlkbahar çiçekleri cinsel çekiciliği temsil ederken, yaz ve sonbaharda gelen meyve cinselliğin tamamlanmasını temsil ediyordu.Böylece, Persephone yeraltı dünyasına girdiğinde,Hades’ten bir nar kabul etmiş ve bu da onun kaderini her yılın bir bölümünde yeraltı dünyasında kalmak üzere mühürlemişti. Parlak kırmızı suyu kanı çağrıştıran nar, erken ölümün yanı sıra cinselliğin de sembolü olarak görülüyordu. Gerçekten de Persephone yeraltı dünyasındayken sembolik olarak ölüdür ve onun yokluğu yeryüzünde kışı getirir.Hasadın meyveleri tüketildikten ve sonbahar kışa döndükten sonra, hem bitkiler hem de insanlar kurur ve ölür.Antik yunanda yeraltı dünyasında bitkilerin renksiz olduğu hayal edilirdi çünkü beyaz, hayaletlerin rengiydi. Ölüler grimsi beyaz bir çiçek olan asfodel çayırlarında yaşar, soluk söğütler ve beyaz kavaklar da orada yetişirdi. Yunan mitolojisinde Asphodel Çayırları veya Asphodel Tarlaları, sıradan ruhların çoğunluğunun ölümden sonra yaşamak üzere gönderildiği antik Yunan yeraltı dünyasının bir bölüdür.

Buna karşılık, kara servi de ölüleri temsil ederdi ve genellikle mezar anıtlarında yetiştirilirdi. Ağaç adını, evcil geyiğini yanlışlıkla öldüren ve durmaksızın yas tutan bir çocuk olan Cyparissus’tan almıştır, öyle ki yas tutmayı sembolize eden bir ağaca dönüşmüştür. Doğa sürekli bir değişim içindedir, her şey dönüşür, ancak metamorfoz artık değişmeyen yeni bir ‘doğa durumu’ üretme eğilimindedir. Bu öykülerdeki insanlar metamorfoz yoluyla yeni bir biçim kazanarak, yaşadıkları talihsizlikleri gideren istikrarlı bir yaşama kavuşurlar. Geyiği için yas tutan Cyparissus, bir serviye dönüşerek kederinden kurtulur. Aynı zamanda, hikayesi servinin adında ve bir yas ağacı olarak öneminde anıldığı için unutulmaz. Bu şekilde metamorfoz, acı çeken kişiyi doğanın ebedi ve istikrarlı döngüsüyle bütünleştirerek acı verici deneyimlerden kurtulmasını sağlarken, dönüşümü hikayeler aracılığıyla anar. Yunan mitolojisi, insanın çektiği acıların, acı verici olsa da, doğanın daha geniş ve sonsuz döngüsünün bir parçası olduğu için eninde sonunda sona ereceğini öne sürer. Bugün de bu hikayeler bize kendi kederimizi ve yaşadığımız acı deneyimleri,Sürekli değişen ancak döngüsel olan doğal dünyanın daha geniş bağlamı içinde görmeyi öğretebilir. Yunan mitolojisinin karakterleri insanlar, tanrılar ve doğa arasındaki bariyeri sürekli olarak test eder. Dediğim gibi Yunan mitolojisi dönüşüm ya da başkalaşım hikayeleriyle dolu. Her şeyden öte, bu dönüşüm hikâyeleri yaşam deneyimine duyulan hayranlığı gösteriyor doğal dünyanın sınırlarını keşfederek onu anlamaya yönelik erken bir çabaya da işaret ediyor.Bu mitolojik dönüşümlerin sadece animistik bir dünya görüşünün parçası değil,ruhların ağaçlardan nehirlere ve heykellere kadar her şeyde yaşadığına inanılanaynı zamanda dünyadaki hemen her kültürde benzerleri bulunan zengin bir halk geleneğinin de bir parçasıydı. Bu dönüşüm hikayelerinden biri Dionysos ve Korsanlar.Bir efsaneye göre, şarap tanrısı Dionysos genç bir adam kılığına girmiş ve yeryüzünde dolaşmaya başlamış.Bir deniz kenarında, bazı korsanlar tanrının gerçek kimliğinden habersiz onu görmüş ve kaçırmışlar.Korsanlar Dionysos’u köle olarak satmak amacıyla bağlarken, geminin kaptanı kaçırdıkları kişide bir terslik olduğunu anlamış.Genç adamın arkasında bir tanrı sakladığına inanan kaptan, mürettebat arkadaşlarını boşuna durdurmaya çalıştı.Korsanlar kaptanı dinlemediler ve sonunda Dionysos gemiyi sarmaşıklar ve canavarlarla doldurarak gerçek kimliğini ortaya çıkardı.Korsanlar dehşet içinde gemiyi terk etmiş ve denize dalmışlar. Atladıklarında yunuslara dönüşmüşler.Kurtulabilen tek kişi o kaptan olmuş.Europa ve Boğa Europa’nın kaçırılma öyküsü,Zeus’un ölümlü birini baştan çıkarmak için kendini bir hayvana dönüştürmesinin bir başka öyküsüdür.Bu olayda tanrı bir boğa şeklini almıştır.Europa, su perisi İo’nun soyundan geliyordu.Zeus kendini beyaz bir boğaya dönüştürdü ve Europa’nın babası Sur Kralı Agenor’un sarayında diğer hayvanların arasına karıştı.Bir noktada Europa boğayı sevmiş ve sırtına tırmanmış.Zeus bu fırsatı kaçırmamış ve kadını Girit adasına kaçırmış,burada Europa bir kraliçe olmuş ve şimdi Avrupa olarak bilinen tüm kıtaya adını vermiş.Pygmalion’un Heykeli Pygmalion, bazı kadınların ahlaksızlığı karşısında hayal kırıklığına uğramış bir heykeltıraştı.Kadınlarla birlikte olmaktan kaçınmaya karar verdikten sonra, mükemmel bir kadın heykeli yaratmak için elinden geleni yaptı.Pygmalion sonunda bir kadının en güzel görüntüsünü yarattı. O kadar mükemmeldi ki, ona takıntılı hale geldi.Ne olduğunu anlamadan Pygmalion heykele aşık oldu ve ona karısı demeye başladı.Aşk tanrıçası Afrodit’in bir festivalinde Pygmalion, tanrıçadan kendisine heykeli gibi bir eş vermesi için yalvardı ve tanrıça onu dinledi.Heykeltıraş eve döndüğünde, heykelinin ona dokundukça daha da canlandığını fark etti. Sonunda Pygmalion’un dileği kabul edilmiş ve Pygmalion artık gerçek bir kadın olan heykelle evlenmiş. Dáfni Bir zamanlar, müziK tanrısı Apollon, aşk tanrısı Eros’u gücendirmiş. Bunun üzerine Eros mükemmel bir intikam tasarlamış.Güçlerini kullanarak, Apollon’un nehir perisi Daphne’ye karşı güçlü bir çekim hissetmesini sağlamış. Bununla birlikte, Daphne’nin Apollon tarafından güçlü bir şekilde itilmesini de sağlamış.Tanrı duygularını kontrol edememiş ve ömür boyu bakire kalacağına dair yemin etmiş olan Daphne’nin peşine düşmüş. Apollon Daphne’yi avlarken, su perisi tanrının ona yetişmekte olduğunu anlayabilirdi.Son anda, Apollon onu yakaladığında, çığlık atarak babası nehir tanrısı Peneus’tan yardım istedi.Bunun üzerine Peneus Daphne’yi bir defne ağacına dönüştürdü.Apollon Daphne’ye olan aşkını asla unutmamış ve ağacın bakımını üstlenerek yapraklarının her zaman yeşil kalmasını sağlamıştır.

Narcissus, güzelliği Echo adında bir perinin ilgisini çeken son derece genç bir adamdı. Echo aşkını açıkladığında, Narcissus onu reddetmiş ve kendisini yalnız bırakmasını istemiş.Kalbi kırılan Echo oradan ayrılmış ve tek başına dolaşmaya başlamış.Üzüntüsü o kadar büyükmüş ki bedeni havada kaybolmuş.Geriye kalan tek şey, ormanda ve dağlarda hala duyulabilen sesiymiş.Echo’nun hazin sonu, Narcissus’u cezalandırmaya karar veren intikam tanrıçası Nemesis’i öfkelendirmiş.Bir gün Nemesis, genç adamı ayna gibi sakin suyu olan bir havuzdan su içmesi için kandırmış.Narcissus sudaki yansımasını görmüş ve yansımasına aşık olmuş.Narkissos’un trajik sonu kısa bir süre sonra gelmiş.İdolünün ulaşamayacağı bir yerde olduğunu anladığında, Narcissus mantığın ötesinde bir ıstırap hissemiş.Hayattan vazgeçerek yere uzanmış ve beyaz yaprakları ve sarı bir kalbi olan bizim nergis diye bildiğimiz çiçeğe dönüşmüş.Arachne, efsanevi dokuma becerilerine sahip Lidyalı bir kadındı.İnsanlar onun duvar halılarını gördüklerinde,ona her zaman dokumacılığın koruyucu tanrısı Athena tarafından gerçekten kutsanmış olduğunu söylerlerdi.Ancak Arachne, tanrıçaya hiçbir şey borçlu olduğuna inanmıyor ve ona açıkça meydan okuyordu.Athena, Arachne’nin sözlerini duymuş ve atölyesini ziyaret etmiş.Ölümlü bir kadın ve tanrıça aralarındaki anlaşmazlıkları bir dokuma yarışmasıyla çözmeye karar vermişler.Athena tanrıları düzenin erdemli ve güçlü koruyucuları olarak gösteren bir duvar halısı dokudu.Arachne ise ölümlüleri kandırmak ve onlara tecavüz etmek için kendilerini başka bir şeye dönüştüren tanrıların 18 örneğini dokumuş.Sonunda Athena, Arachne’nin duvar halısında yanlış bir şey bulamadı.Aslında, Arachne tanrıçayı aşmış olabilirdi. Athena buna dayanamadı.Arachne’nin eserini yırttı ve kafasına üç kez vurdu.Arakne acıya dayanamadı ve kendini astı.O anda Athena kadına acımış ve onun hayatını bağışlamaya ama cezasız bırakmamaya karar vermiş.Daha sonra Arachne’yi bir örümceğe dönüştürdü.Arachne artık insan değildi ama yine de ağını örebiliyordu.Gerçekten de Yunan mitolojisinin en trajik karakterlerinden biri.Deucalion Deucalion Yunan mitolojisindeki en ilginç karakterlerden biridir.Yunan mitolojisindeki pek çok hikayede Perseus’un Perslerin atası olarak kabul edilmesi gibi, Yunanlıların atası olarak kabul edilmiştir.Yunan mitolojisinde Deukalion, Eski Ahit’teki Nuh’unkiyle açıkça paralel bir hikayeye sahip bir karakterdir.Daha spesifik olarak, Deucalion, kendisini ve Pyrrha adlı karısını Zeus tarafından insanlığı yok etmek için gönderilen bir tufandan kurtarmak için bir gemi yapan bir adam olarak görünür.Deucalion ve karısı, sonunda Parnassus dağının ucunda bir kara parçası bulana kadar sular altında kalan yeryüzünde dolaşırlar.Tanrılara kurbanlar sunduktan sonra, çift insanlığın nasıl yeniden doğabileceğini sordu.Haberci Tanrı Hermes, onlara yürürken arkalarından taş atmalarını söyledi. Deucalion ve Pyrrha buna göre hareket etmişler.Deucalion’un attığı taşlar büyüyerek erkeklere, Pyrrha’nınkiler ise kadınlara dönüşmüş.İnsanlık böylece yeniden doğmuş.Cadmus Zeus Europa’yı kaçırdığında, Europa’nın erkek kardeşi Cadmus kız kardeşinin peşinde Yunanistan’ı dolaşmaya başladı.Delphi’ye ulaştığında kahine danışır ve kahin ona Europa’yı aramaktan vazgeçmesini söyler.Bunun yerine, bir ineği taklit etmesi ve onun yattığı yere bir şehir kurması söylenmiş.Cadmus buna göre hareket etti.İneğin yattığı yere, başka bir macerasında öldürdüğü bir ejderhanın dişlerini ekmeye karar verdi.Dişler büyüyerek Sparti adı verilen bir grup güçlü savaşçıya dönüştü.Onların yardımıyla Cadmus Teb’i kurdu ve Sparti Teb soylularının başı oldu.Kirke ve Odysseus’un YoldaşlarıHomeros’un epik şiiri Odysseia’da Odysseus ve yoldaşı Truva Savaşı’ndan sonra İthaka’ya dönmeye çalışmaktadır.Dönüş yolunda, güçlü bir cadı ve Yunan mitolojisinin en ilginç karakterlerinden biri olan kirke’nin yaşadığı bir adanın kıyısına vururlar.Kirke, Odysseus’un yoldaşlarını bir ziyafete davet eder ve güçlerini onları domuza dönüştürmek için kullanır.Sadece bir adam kaçmayı başarır ve olanları anlatmak için Odysseus ve diğer yoldaşlarının yanına koşar.Hermes’in yardımıyla Odysseus, Kirke’yi büyüyü bozmaya ve yoldaşlarını tekrar insan yapmaya ikna etmeyi başaracaktır.Bu hikâyenin tuhaf yanı Kirke’nin Odysseus’un adamlarını domuza dönüştürmesi değildir.Tuhaf olan, Odysseus’un Kirke ile bir yıl yaşaması ve birlikte iki oğulları olmasıdır.Medusa’nın Öyküsü Geldik asıl dönüşüm hikayemizin merkezinde olan karaktere, Medusa.Medusa, Phorcys ve Ceto’nun kızları, Graeae, Echidna ve Ladon’un kız kardeşleri olan üç Gorgon’dan biriydi- hepsi de korkunç ve korkutucu canavarlardı.Güzel bir ölümlü olan Medusa, ya böbürlenmesi ya da Poseidon’la yaşadığı talihsiz aşk ilişkisi nedeniyleAthena’nın gazabına uğrayana kadar ailede bir istisnaydı.Saçları yılan olan vahşi bir canavara dönüşen Medusa,daha sonra hala güçlü olan başını Athena’ya hediye etmeden önce bir silah olarak kullanan Perseus tarafından öldürüldü. Adı muhtemelen Antik Yunanca “koruyucu” kelimesinden gelen Medusa’nın tüm kardeşleri doğuştan canavardı ve kendisi öyle olmasa da,içlerinden en çirkinine dönüştürülme talihsizliğine sahipti.O zamandan beri, büyük Gorgon kardeşleri Euryale ve Stheno’ya benzer şekilde,Medusa bronz elleri ve altın kanatlarıyla tasvir edilmişti. Şairler onun yaban domuzuna benzeyen büyük bir dişi ve sivri dişlerinin arasında sallanan bir dili olduğunu iddia etmişlerdir.Kıvrılan yılanlar saç yerine başını sarıyordu. Yüzü o kadar iğrenç ve bakışları o kadar deliciydi ki, onu görmek bile bir insanı taşa çevirmeye yeterdi.Fakat o her zaman böyle değildi.Gorgon kız kardeşler arasındaki tek ölümlü olan Medusa, sadece kendisinin güzel bir yüzle doğmuş olmasıyla onlardan ayrılıyordu.Büyük deniz tanrısı Poseidon da bu hayranlığı paylaşmışa benziyor,çünkü bir keresinde ayartmaya karşı koyamamış ve Athena’nın bir tapınağında Medusa’yı hamile bırakmış.Öfkelenen bakire tanrıça, Medusa’nın büyüleyici saçlarını bir yılan sarmalına dönüştürereken genç Gorgon’u az önce tarif ettiğim canavara dönüştürdü.Bundan kısa bir süre sonra, Perseus’tan kurtulmaya çalışan Seriphos kralı Polydectes,büyük kahramanı son görevi olması gerektiğine inandığı bir göreve gönderdi.”Bana Medusa’nın başını getir,” diye emretti.Athena ve Hermes’in yardımıyla Perseus sonunda ya uzak batıda, dış Okyanus’un ötesinde ya da ortasında,kayalık Sarpedon adasında bulunan efsanevi Gorgon topraklarına ulaştı.Medusa uyuyordu ve Perseus, Athena’nın bronz kalkanındaki yansımayı bir rehber olarak kullanarak orağıyla başını kesmeyi başardı.Gariptir ki Medusa’nın hikâyesi ölümüyle sona ermez.Aslında, biyografisinin en tuhaf parçalarının ölümünden sonra ortaya çıktığı iddia edilebilir.Çünkü Medusa öldüğü sırada hamileydi ve Perseus onun başını kestiğinde,henüz doğmamış iki çocuğu, Chrysaor ve Pegasus, aniden boynundan fırladı.Gorgonlar gürültüyle uyandılar ve kız kardeşinin intikamını almak için ellerinden geleni yaptılar,ancak Perseus’u ne görebildiler ne de yakalayabildiler,çünkü Hades’in Görünmezlik Başlığı ve Hermes’in kanatlı sandaletlerini giyiyordu.Böylece Medusa’nın yasını tutmak için gözlerden uzak evlerine geri döndüler.Büyük bir Antik Yunan şairi olan Pindar, onların hüzünlü ağıtını duyan Athena’nın o kadar duygulandığını söyler ki, çift kavalın,yani aulos’un kederli müziğini örnek almıştır.Perseus Medusa’nın başını çantasına koyduktan sonra Seriphos’a döner.Ancak Libya üzerinde uçarken Medusa’nın kanından damlalar yere düşer ve anında yılanlara dönüşür;bu nedenle Libya bugün bile yılanlarla doludur.Mitolojik öykülerin gerçek dünya ile temaslarından birine örnektir bu. Tabi böyle olaylara nedensel değil bir izah işlevi açısından bakmak gerek.Perseus Seriphos’a vardığında, Medusa’nın başını kullanarak Polydectes’i ve kötü niyetli ada halkını taşa çevirir;ada o zamandan beri sayısız kayasıyla tanınır.Bundan sonra Perseus, Medusa’nın başını hayırsever Athena’ya adak hediyesi olarak verdi.Ayrıca kalan kanın bir kısmını toplamış ve çoğunu Asklepios’a vermiş,Asklepios da Medusa’nın sol tarafındaki kanı insanların canını almak,sağ tarafındaki kanı ise insanları diriltmek için kullanmıştır.Medusa’nın kanının geri kalanını yani iki damla içeren bir şişeyi Athena evlatlık oğlu Erichthonius’a vermiştir;Euripides damlalardan birinin her derde deva, Diğerinin ise ölümcül bir zehir olduğunu söyler.Her zaman kahramanların koruyucusu olan Athena, Herakles için bronz bir kavanozun içine Medusa’nın saçından bir tutam koymuş,o da daha sonra bunu memleketi Tegea’yı koruması için Cepheus’un kızı Sterope’ye vermiş.Söylendiğine göre, Medusa’nın bakışlarının gücüne sahip olmasa da,yine de yanlışlıkla onu görecek kadar talihsiz herhangi bir düşmana dehşet saçabilirmiş.Bu anlattığım medusa’nın klasik hikayesi idi.Fakat onun bir de anlatılmamış bir hikayesi var.Hepimiz Medusa’yı yılanlardan oluşan tacıyla tanıyor olsak da, Medusa’nın nasıl Medusa olduğu hakkında aslında çok az şey biliniyor.Yunan Mitolojisinde, her ikisi de Medusa’yı korkunç sona götüren iki köken hikayesi vardır.İlk hikayesi az önce anlattığım hikayesiydi az bilinen hikayesi ise şöyle;Alternatif köken hikayesinde Medusa, iki deniz canavarından doğan bir Gorgon canavarı ve üç kız çocuğundan biri olarak hayata başlar.Bir Gorgon canavarı olarak Medusa korkunç ve vahşidir ve bir zamanlar insan formunda olan alter-egosundan çok daha az sempatiktir.Ancak bu versiyonda güzellikten yoksun olan Medusa, arkadaşlıktan yoksundur,çünkü bu versiyonda Medusa iki kız kardeşiyle birlikte yaşamaktadır.Bu Gorgonların başlarında yılanlar, sırtlarında kanatlar ve sallanan dilleri olan büyük ağızları olduğu anlatılır.Kız kardeşlerin Medusa’nın ölümcül bakışlarına karşı bağışıklıkları olup olmadığı(belki de aynı güçlere sahip oldukları) ya da mağaranın karanlığı tarafından korunup korunmadıkları bilinmiyor.Kız kardeşlerinin onun ölümünün yasını tuttukları biliniyor.Medusa’yı öldürdükten sonra Perseus’u kovaladılar ve Perseus sadece Athena’nın yardımı sayesinde onların pençesinden kurtuldu.Perseus’un kaçışının ardından kız kardeşler, insanın tüylerini ürperten yüksek sesli, kederli bir uluma çıkarırlar.Medusa’nın başı kesildikten sonra bir nesneye indirgenir ve bir silah olarak kullanılır, çünkü ölümünden sonra bile Medusa ölümlüleri (ve canavarları) taşa dönüştürebilir.Perseus Medusa’nın kız kardeşlerinden kaçtıktan sonra,bir kayaya bağlanmış ve babasının topraklarında terör estiren deniz canavarına kurban edilmeyi bekleyen güzel prenses Andromeda’ya rastlar.Kanatlı sandaletleriyle hâlâ kelimenin tam anlamıyla yükseklerde uçan Perseus,Andromeda’yı yaklaşan kıyametten kurtarmak için aşağı iner.Andromeda’ya gözlerini kapatmasını söyledikten sonra,Perseus Medusa’nın başını bir torbadan çıkarır ve deniz canavarına doğru çevirerek onu taşa çevirir.Canavarın muhtemelen Medusa’nın ailesinin bir akrabası olduğu düşünüldüğünde bu ironiktir.Medusa bir canavardı ama aynı zamanda son derece arzulanan bir kadındı.Modern kültürde Medusa, efsanevi bir yaratıkta hem güzelliği hem de tehlikeyi somutlaştıran ikonik bir femme fatale haline gelmiştir erseus onu bulmadan önce Medusa’nın kim olduğu üzerinde çok az düşünülerek, silah haline getirilmiş ve cinselleştirilmiştir.Medusa, tüm gücüne rağmen, bunu kendi çıkarları için kullanmamıştır.Ayrıcalık ya da intikam peşinde koşmadı ve sadece kendi başına kalmak istedi.Şöhret ya da servet istemedi ama yine de erkekler kendi çıkarları için sürekli onu aradılar.Başkalarına zarar vermekten kaçındı ve sadece başkalarının iyiliği için karanlıkta var oldu.Şiddet ve adaletsizliğe maruz kalmış bir kadın olmasına rağmen başkalarına şefkat göstermeye devam etti.Andromeda’nın babası, Kral, Andromeda’nın nişanlısı ve diğer bazı önemsiz yerliler,Perseus’un uyarısını duyamayacak kadar uzaktadırlar ve Medusa’nın gözlerine baktıktan sonra onlar da taşa dönüşürler.Böylece Andromeda Perseus’la evlenmekte, Perseus da Andromeda’nın babasının ölümüyle boşalan kral koltuğuna oturmakta özgür kaldı.Bu olaydan sonra Perseus, Medusa’nın kafasını kullanarak daha birçok insanı taşa çevirmeye devam etti.Perseus’un ölümünden sonra Medusa’nın kafasıyla,Medusa’nın hayatta olduğu süre boyunca yaptığından daha fazla yıkıma neden oldu.Yine de Perseus bir kahraman olarak selamlandı ve Medusa korkulması ve hor görülmesi gereken bir canavar olarak hatırlandı.

« Older posts

© 2026

Theme by Anders NorenUp ↑