“Yeryüzü – Planet Earth” muhtemelen tüm zamanların en iyi belgesellerinden biri. Her bölümünde Dünya’daki farklı bir habitatı bize gösteren bu doğa belgeselinin 8. Bölümü ormanlarla ilgiliydi. Gezegenimizin ve içindeki doğal yaşamın elbette çok çarpıcı tarafları var ama bunları daha önce hiç görülmemiş açılardan bize gösterdiği için o belgeselin yayınlandığı 130 ülkeden milyonlarca insan hep beraber ağzımız açık, şaşkınlıkla arka bahçemizde olup bitenleri izlerken . 8. Bölümün de karıncaları adeta zombileştiren bir mantar parazitinden bahsetmeye başladı doğa belgesellinin yapımcıları.Bu mermi karıncaları endişe verici belirtiler gösteriyor. Asalak bir mantar türünden olan Cordyseps sporları vücutlarına ve beyinlerine nüfuz etmiş. 
Kordiseps mantarı. Bu bölümü izleyen milyonlarca insandan iki tanesinin dikkatini çekiyor bu mantar türü. Birbirlerini dürtüp izlemeye devam ediyorlar. Zehirlenen beyni, karıncayı yukarı yönlendiriyor. Sonra yön duygusunu kaybederek, alt çenesiyle bir sapı ısırıyor.  Evet, karıncaya bir şeyler olmaya başlıyor. Cordyseps’in meyve veren gövdesi karıncanın kafasından fışkırıyor. Mantar karıncayı ele geçirmiş! Kafasından büyüyor. 3 hafta süren bu büyüme sürecini nefis bir “timelapse” yaparak çekmişler. 
Bu mantar öylesine ölümcül ki, tüm koloniyi yok edebilir. 
Ölümcül bir mantar, başka bir organizmayı ele geçiriyor vs böylece bir koloniyi bitirebilir.
Dizinin birinci bölümünün açılışında eski bir TV programının setine gidiyoruz.
1968 yılında kaydedilen bu TV programında uzmanlar kendi aralarında bilimsel bir konuyu tartışıyorlar. Bulaşıcı hastalıkları.
Evet. Madagaskar’da çıkan yeni bir virüs haftalar içinde Chicago’ya ulaşabilir. Böylece küresel bir pandemi ortaya çıkar.
Evet. Gayet iyi biliyoruz böyle bir şeyin olabileceğini. Ama 1968’de o stüdyodaki konuklar tatlı tatlı dinliyorlar. Sanki hiçbir zaman başlarına gelmeyecekmiş gibi. 
Bütün dünya aynı anda hasta olacak. Şu sahnedeki vücut diline bir bakın! Baston yutmuş gibi konuşan uzmanımız tam bir sıkıcı bilim insanı stereotipi. Dünyayı uyarmaya çalışıyor ama biz onun tipine ve sıkıcılığına takılıyoruz. Soldaki kişi de bir epidemiyolog. Ama onun vücut dili bize çoktan başka bir hikayeyi anlatmaya başladı bile
Viral bir pandemi olasılığı sizi de geceleri uyutmuyordur herhalde.
Hayır.  Pandemiden korkmuyor, çünkü insanlığın tarih boyunca virüslerle savaş halinde olduğunu söylüyor. Gerçek bir savaşta olduğu gibi bazen milyonlarca insan hayatını kaybediyor. Ama virüslerle insanların bu ezeli mücadelesinde kazanan hep biz oluyoruz. Kayıplara rağmen geliştirdiğimiz mücadele teknikleri bir şekilde işe yarıyor. Yani virüslerden korkmamıza gerek yok. Bakterilerden de öyle. Hatta insan vücudunun mikrobiyomunu düşündüğümüzde onlarla işbirliği yaptığımızı bile söyleyebiliriz. Zaten ne demiştik? Vücudumuzun yarısından fazlası insan değil. 
Vücudumuzun yarısından fazlası insan hücresi değil Mikroplarla doluyuz. biri size mikrop derse alınganlık yapmaya gerek yok 🙂 Belki de bizi biz yapan şey onlar. Peki virüslerden, bakterilerden korkmayacaksak neden korkmalıyız?
Mantarlar. Mantarlar zararsız görünüyor. Bazı mantarlar var ki, amaçları öldürmek değil, kontrol etmek. 
Elindeki sigaraya baktığımızda bu doktorun çok az şeyden korktuğunu söyleyebiliriz. Ve evet sigara şirketlerinin yoğun lobi faaliyetleri nedeniyle 60’lı yıllarda sigaranın sağlığa zararlı olduğu pek düşünülmüyordu. Kapalı yerlerde, uçaklarda, otobüslerde içilebiliyordu. 
Zaman içinde değişen bu kültür yargılarımızın farkında olalım diye bunları söyledim çünkü dizinin yapımcılarının da amacı bu sahnede o. Şimdi korkmadığımız şeyler ileride başımıza bela açabilir. O yüzden bu doktor virüslerle mantarları kıyaslamaya devam ediyor.
Virüsler bizi hasta edebilse de mantarlar algılarımızı çarpıtabiliyor. 
Ki bazı uyuşturucu maddeler o yüzden bazı mantar türlerinden üretiliyor. İnsan beyninin farklı şekilde davranabilmesine yol açıyor. Yani mantarlar sadece karıncaları ele geçirmiyor.
Cordyceps mantarının binlerce farklı türü vardır ve şaşırtıcıdır ki her biri belli bir canlı türünde uzmanlaşmıştır. 
Belgeselden diziye dönelim şimdi…
Böceklere bulaşan bir mantar var. Örneğin bir karıncanın içine girerek dolaşım sisteminde dolaşıp karıncanın beynine kadar yol alıyor ve halüsinojenlerle doldurarak karıncanın algılarını zorla çarpıtıyor. 
Planet Earth belgeselinin 8. Bölümündeki o sahneyi tarif etmeye başladı. Ve az sonra Dr. Neuman adlı bu karakterin söyledikleri belgeselde David Attenborough’un söyledikleriyle neredeyse aynı şey olacak. Mantar karıncanın hareketini yönlendirmeye, nereye gidip ne yapacağını söylemeye başlıyor. Adeta bir kuklacı gibi. Pinokyo masalını analiz ettiğim videoda bahsettiğim gibi, çok sağlam bir motif bu. Kukla ve kuklacı. 
Bir kuklacının, kuklasının iplerini çekmesi gibi bir şey, hareketlerinin kontrolünü elde etmişler.
Ama işler daha da kötüleşiyor. Kurbanını adeta bir kuklaya dönüştüren bu kuklacı mantar, hayatta kalabilmek için yiyeceğe muhtaç. Ele geçirdiği hayvanı içeriden tüketmeye başlıyor. Onu kontrol ediyor, kullanıyor ama ölmesine izin vermiyor. Çürümesini engelleyerek onu hayatta tutuyor. 
Kurguyla kurgu dışını ayırmamızın zamanı geldi. Bu duyduklarımızın hepsi de doğada ve hatta belki de arka bahçenizde her gün meydana gelen olaylar. Mantarlar bazı canlı türlerini ele geçiriyorlar. 

Bu soğanlı kaptan hava akımına karışacak olan sporlar kendilerine daha başka karınca kurbanlar bulacaklar. 
Sadece karıncalar değil. Başka böcekler ve hatta bazı sürüngenler, yani soğuk kanlı hayvanlar mantar enfeksiyonlarına yakalanabiliyor. Ama insanların vücut sıcaklığı yüksek olduğu için mantarlar açısından pek elverişli değil. Peki ya insanların vücudu gibi gezegenimizin kendisi de ısınmaya başlar ve o mantarlar da daha sıcak ortamlarda yaşamaya alışırsa ne olur? 
“Peki ya…” diye başlattığınız tüm sorularda olduğu gibi ilgi çekici bir hikaye başlar. 
ya, dünya biraz daha ısınsa?
Gayet iyi biliyoruz böyle bir şeyin olabileceğini. Hatta 2023’ün en soğuk olması gereken günlerindeyiz ama ne kar yağıyor ne de yağmur. Bilim insanları 2030’a kadar “son 12 yıl” diye uyarıp duruyorlar Ama biz onları baston yutmuş gibi konuşan sıkıcı stereotipler olarak gördük ve söylediklerine kulak asmadık. 
Tek bir gen mutosyonuyla mantar, kandida, ergot, kordiseps, aspergillus… herhangi biri beynimize yuva kurarak milyonlarca değil, milyarlarca insanın kontrolünü ele geçirebilir. 

Eğer mantarlar bir şekilde insanlara bulaşacaksa önce temel gıda maddelerini etkilemesi son derece mantıklı. Bununla ilgili tarihte yaşanmış bazı olaylar var. Mesela Fransa’daki bir kasabada ekmekten bulaşan bir ergot zehirlenmesi olmuştu. Uzunca bir süre bu mantar yüzünden halkın halüsinasyonlar gördüğü ve hatta 5 kişinin ölümüne yol açan bu olaylar zincirinin gizli servislerin işi olabileceği gibi iddialar ortaya atılmıştı. Yani biyolojik savaş iddiaları. Sonradan bazı akademisyenler bunun mümkün olamayacağını, burada iddia edildiği gibi, ergot kontaminasyonunun bir fırında yalnızca bir çuval tahılı etkilemeyeceğini söyledilerse de gerek oyuna ve gerekse yeni başlayan diziye bunun gibi hadiselerin etki ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.
Ne kadar fantastik olurlarsa olsun hikayeler, gerçek hayatla örtüştüğü ölçüde etkili oluyor. TLOU’daki enfeksiyonun dört aşaması bile doğadaki mantarların bulaştığı hayvanlarda dört aşama halinde görülebiliyor. 
Yellowstone Ulusal Parkı’nı gezerken gördüğümüz kurtlardan bazılarının beyinlerini kontrol eden parazitler olduğunu söylemişti uzmanlar. 

Yani aslında beynimizi kontrol etmek için mantarlara pek de ihtiyacımız yok gibi. Karşımızdaki ekranlar yeter.

Aklı zehirlenmiş milyarlarca kukla (insan), sürekli olarak tek bir ortak hedefe odaklanmış durumda.
Mantarlardan değil kuklacılardan ve kukla olmaktan korkmak lazım. Çünkü bunun tedavisi yok. Bir kere kukla olursanız ne olacağız biliyor musun?